Haliç Üzerine

Nusret Karaca

HALİÇ(GOLDEN HORN-ALTIN BOYNUZ)


(Nusret Karaca)


BU KIYILARDA DOLAŞMAYA VAR MISINIZ?


HALİÇ...


• Eminönü: Bizans döneminde Neorin Kapısı (Bahçe Kapısı) ve “Porto Drungarı” (Odun Kapısı) arasındaki liman bölgesidir. Sirkeci-Eminönü sahilinin tümüyle liman olduğu söylenir. Bizans döneminde “Eugeniu” adıyla bilinen semtin “Bahçekapısı” çevresindeki nüfusun çoğunluğunu o dönemde Museviler oluşturduğundan “Porto Judeca” adını almıştır. Türkler “Çıfıt Kapısı” adını vermişlerdir.


Osmanlı Dönemi’nde denizci ve tüccarlara hizmet veren bir merkez olan Eminönü'nün Cumhuriyet döneminde eski silueti ayakta kalabilmiştir. 1984-89 yılları arasındaki Haliç uygulamaları sırasında eski karakteri değişime uğramıştır.


• Unkapanı: Arapça “Kabban” adını taşıyan büyük terazilere verilen addan dolayı burası “KAPAN” olarak bilinirdi. Buraya buğday ve arpa yüklü gemiler yanaşırdı.


• Fatih: Bizans döneminde hem Yedikule-Aksaray ulaşımı hem de Bozdoğan Kemeri'ne su sağlama açısından önemli olan bu semt Haliç'i ve Marmara'yı gören bir alandı. Constantinus zamanında saraylar burada yoğunlaşmıştır. Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra “Yanados”u (II. Gennadios) Rum Kiliseleri'nin başına getirmiş ve Havariyan Kilisesi'ne durumu bildirmiştir. Bu kilise harap hale gelince onun bulunduğu alana “Fatih Cami”sini yaptırmış cami ve çevresi önemli bir merkez haline gelmiştir.


• Zeyrek: Semtin adı Fatih'in baş müderrisi Molla Zeyrek'ten gelir (Uyanık-Zeki-Anlayışlı) 16. yy'da Fatih Mahallesi'ne bağlanmıştır.


• Karagümrük: İstanbul surlarının batısına yakın olan bu semtin adının Osmanlı döneminde Gümrük Eminliğinden geldiği söylenir. İstanbul şehrine girenler bu “eminlik”te kontrol ediliyordu. Semt Mihrimah Sultan Camii ve vakıflarıyla önem kazanmıştır.


• Cibali: Adını İstanbul'un fethi ırasında buradaki surlardan içeri giren Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey'den almıştır. Cebe Ali Bey'in müritlerinin postlarını serip boydan boya Haliç'i geçtiği söylenir. Muammer Karaca'nın Başrolü'nü oynadığı sinema filmindeki “Cibali Karakolu”, Cibali Tekel Fabrikası yani şimdiki Kadir Has Üniversitesi ve Bulgar Kilisesi önemli yapıları arasındadır.


• Fener ve Balat(Saray): Batıda Bizans Karasuları ile güneyde Haliç arasında yer alan bu semtin eski nüfus yoğunluğu buradaki tersanenin Tuzla'ya taşınmasıyla azalmıştır. Fener Rum Patrikhanesi doğu Hıristiyanlarının dini merkezidir. Fener'de Rum aileleri Patrikhane civarlarında oturmaktadırlar. Bölgenin güney kısmı 1980 sonrası fiziksel değişimlere uğramıştır.


Balat, İstanbul'un Fethinden sonra kente gelen Makedonya Musevileri ile İspanya'dan göç edenlerin yerleştirildiği bir semttir. Semt denizcilerin, gemicilerin, hamalların toplanma yeriydi. Son yıllarda Karadeniz (Kastamonu) civarından güç dalgası almıştır.


Fener ve Balat ahşap ve cumbalı evleriyle çok özeldir. Fener adı semtteki fenerden, Balat adı ise “Balatiyon” ve “Balat Kapusu”ndan gelmektedir.


• Ayvansaray: Tekfur sarayından Haliç'e inen deniz ve karasularının birleştiği bölgedir. Adını “Blehama” yani “Büyükler Sarayı”ndan alır. Bu saray eyvanlı bir görünüme sahiptir.


• Defterdar: Kanuni Sultan Süleyman'ın defterdarı (Divanda mali işlere bakardı) Nazlı Mahmut Çelebi'nin yaptırdığı camiden alan semtte güzel yalı ve saraylar yer alırdı. Bu semtte en önemli yapılar arasında “Feshane” önemli yer tutar (Osmanlı Dönemi Feshanesi ve Eski Sümerbank'ın bulunduğu yapı).


• Eyüp: 6. 7. yy'da Eyüp'ün kurulduğu arazinin suya indiği yerde II. Thedossius zamanında buraya bir manastır kurulmuştur. (Çevre görünümünden dolayı yeşil denilen Kosmidon adı verilmiştir.)


Eyüp'ün bu dönemlerde bulunduğu alan zengin bir bitki örtüsüyle kaplıydı. Şifa merkezi olarak önem kazanmıştı.


İstanbul'un Fethi'nden sonra Hz. Muhammed'in sahabelerinden Ebu Eyyub'a (Eyüp Sultan) ait olduğuna inanılan bir mezarın bulunduğu yerde inşa edilen Eyüp Sultan Camii ile çevresi önemli bir dini merkezdir.


Bu bölgeye ilk yerleşen Bursalı göçmenler ve Yörüklerdir. Piyerre-Loti kahvesi bu semttedir.


Eyüp (Kinigos=Av), eskiden av sahası olarak da bilinirdi.


• Alibeyköy: Eyüp ilçesine bağlı semt, tarihte mısır tarlaları ile bilinirdi. Adını Karesi Beyi Evrenos Gazi'nin oğlu Ali Bey'den almıştır. 30 yıl öncesine kadar bir sanayi merkeziydi. Zamanla bölgedeki fabrikalar başka yerlere taşındı ya da kapatıldı.


• Silahtarağa: Adını Alibeyköy'de kurulan Şazeli Tekkesi'ndeki Silahtar Ağa'dan almıştır. (Seyfeddün Dede Sülalesi'nden)


1209/1783-III. Selim'in silahtarıdır (Abdullah Ağa)


Kayıt: 18. yy Osmanlı Tekke Listeleri - Kentim / İST.


Buradaki Santral şehrin elektrik ihtiyacını karşılıyordu. (Şimdiki Santralistanbul ve Bilgi Üniversitesi Kampüsünün kurulduğu alan - bina)


• Kâğıthane: Bu bölge Marmara Denizi’ni Karadeniz'le birleştiren ve Avrupa ile Asya kıtalarını birbirinden ayıran önemli bir dereye sahiptir.


III. Ahmet döneminin Lale Devri ile görkemli bir yaşama sahne olan Kâğıthane, Avarlar'ın İstanbul’u kuşatması sırasında (7. yy) yerleştiği yerdir. Tarihçiler burada kâğıt değirmeninin ve Kâğıthane'nin bulunduğunu bugünkü adının oradan geldiğini belirtirler.


Bir dönem Askeri Kışla'nın da yer aldığı ve Bulgar Göçmenlerinin geçici iskân yeri olan Kâğıthane yapılan çalışmalar ile yeniden güzel görünümüne kavuşmak üzeredir. Bölgede çok sayıda tarihi eser vardır. (Sünnet Köprüsü, III. Murat Çeşmesi, Poligon Sarayı, Sadabad, İmrahor Kasrı)


• Sütlüce: Haliç'te ilk Türk-Müslüman yerleşme yeridir. 16-19. yy arası sarayları ve mesire yerleriyle ünlüdür.


Mezbaha'nın bulunduğu büyük yapının yerinde bir kültür merkezi yükseliyor. Sütlüce adını Süt Manastırı'ndan almıştır. (Sütlüçeşme)


• Halıcıoğlu: 17. yy Erzincan’ın Eğin ve Kemah ilçelerinden yirmi Ermeni ailenin göçüyle kurulmuştur. Bölge, Halıcıoğlu Camii (III. Selim'in annesi Mihrişah Sultan tarafından yaptırılmıştır) ve Şark Kahvesi ile tanınırdı.


Şark Kahvesi Okmeydanı'nda (Haliç'e yüksekten bakan bir yerleşim alanıdır.) bölge içinde Humbaracılar Kışlası ve Mühendishane-i Berr-i Hümayun, Hendese Mektepleri ve hayır kurumları bulunuyordu.


• Hasköy: Eski halkı; Türkler, Rumlar, Yahudiler ve Ortodoks Mezhebine bağlı Ermenilerden oluşuyordu. İsrail'in kurulmasından sonra Yahudiler semtten ayrılmışlardır. Kırmızı Minare, Hacı Şaban Camisi, Kuşkonmaz Camisi, Ayasporaskevi Kilisesi, Rahmi Koç Müzesi, (Lengerhane), Şirketi Hayriye Tersanesi (Şimdi orası da müze) Hasköy'den akılda kalan yapılardan bazılarıdır.


• Aynalıkavak: Haliç kıyılarını yıllarca süsleyen Aynalıkavak Kasrı’ndan adını almış bir semttir. (Bu saray Tersane Sarayı) adı ile anılır (I. Ahmet döneminde yapıldığı sanılır.) Evliya Çelebi'ye göre kasrın bulunduğu alanda Bizans döneminde büyük bir bağ ve koru varmış. Adını III. Ahmet'e Venedik'ten gönderilen ve saraya yerleştirilen aynalardan almıştır. (Kavak uzunluğunda aynalar).


Kasımpaşa: Haliç'in kuzey doğu kıyısında, Beyoğlu İlçesi sınırlarında İstanbul'un en eski yerleşmelerindendir.


İstanbul'un Fethi sırasında Fatih, gemilerini, Haliç'e buradan indirmiştir. Çok sayıda tarihi yapıya sahip olan bu semt içerisinde Kulaksız, Piyalepaşa, Kaptanpaşa, Sururi, Bedrettin, Keçeci Piri gibi mahalleler bulunmaktadır.


Büyük Kasımpaşa yangını semti yok etmiş, semt atıl bir hal almıştır.


Son yıllarda Haliç'in temizlenmesi ve imar çalışmaları Kasım Paşa'ya yeni bir çehre kazandırmıştır.


Semt adını Kanuni zamanında bölgenin imarıyla görevlendirilen Kasımpaşa'dan almıştır.


• Beyoğlu: Haliç'in kuzeyinde Kasımpaşa'nın batısı ve Dolmabahçe(Gazhane) arasında kalan bir ilçedir.


Bizans döneminde yerleşim alanı olmayan bu bölgeye, karşı yaka ötesi anlamına gelen PERA yani PERAN BAĞLARI deniliyordu. Türkler ise buraya BEYOĞLU adını vermişlerdir.


Rivayete göre Fatih zamanında Pontus prenslerinden Aleksios Kommen İslâmiyet’i kabul etmiş ve burada oturmuştur. Ancak burada oturanın Kanuni zamanında Venedik elçisi Andre Giritti'nin oğlu Luigi Giritti olduğu da söylenmekte ve Türklerin bu kişiye “Bey oğlu” adını verdikleri rivayet edilmektedir. Pera adı 1925'lerden sonra artık kullanılmamıştır. (Kanuni'nin yazışmalarında Beyoğlu adı kullanıldığı da tarihçiler tarafından belirtilir.) Galata'daki elçilikler 1492'den sonra Beyoğlu'na taşınmıştır.


Pera: geçit anlamına da gelir.


13. yy'da Galata, Cenevizli tüccarların yönetimine verilince bölge önemli ticaret merkezi hâlini almıştır.


Feshane'nin açılmasıyla 19. yy'da demiryolu, tünel, tramvay olanaklarına kavuştu. Beyoğlu, yerli ve yabancı turistlerin en uğrak yeridir. Sanat-kültür etkinlikleri ile kentin can damarı ve en gözde semtlerinden biridir.


• Galata: Haliç'in asıl kentten ayrıldığı bölüme; karşıda anlamına gelen PERAN'dan sonra, Cenevizlilerce Galata denmiştir. Grekçe'de süt anlamına gelen “Gala”nın “Galaktos”tan geldiğini düşünen araştırmacıların bu düşüncesini Evliya Çelebi'de doğrular. Bazı araştırmacılar da semtin adının İtalyanca'da Calata'dan(Eğimli alan) geldiğini belirtirler.


Galata Lezzetli süt .Galas Latinleri (Galata). Semtte 1348 yılında Cenevizliler tarafından yapılan bir kule bulunmaktadır.


Karaköy: KARAKÖY'den adını alan bu semtte KARAİ MUSEVİLERİ oturuyordu. Galata Karaköy arasında ŞİŞHANE yokuşu bulunmaktadır.


KAPILARDAN İÇERİ GİRMEK…


“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde kentin sur kapılarından girişi bir çağın kapanışı, yeni bir çağın ise başlangıcıydı. Haliç’e kızaklarla indirdiği gemileri Haliç sularıyla kucaklaştığında aslında kent kapıları sonuna kadar açılıyordu Türkler için... Ve Haliç’in kapıları…”


HALİÇ'İN KAPILARI


• Döner Kapı: (Kiliomene-Ayvansaray Kapısı adıyla da bilinir) Bu kapı mühendishane haritasında Büyüksaray Kapısı olarak geçer. Balat Kapısı ile Xylaporta Kapısı arasındadır.


• Porta Pharı Kapısı: Fener Kapısı adıyla bilinir. Petri Kapısı ile Balat Kapısı arasındadır. (Fener Mahallesi)


• Odun Kapısı (Drungarii): Balıkpazarı ile Ayazma arasında olan bu kapıdan, kente yakın illerden yiyecekler getirilirdi. “Zeuguma” denilen bu sahilde kereste ticarethanelerinin olduğu bilinir.


• Kynegoi (Balat Kapısı): Adını Avcılar (Kynegoi) mahallesinden almıştır. Fener ile K. Ayvansaray arasındadır. Batı tarafında üç kemerli geçit vardı ve birbirlerinden burçlarla ayrılıyorlardı. En batıdakinin yanındaki bir kabartma bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. (Sol elinde palmiye tutan bir NİKE'dir.)


• Zindan Kapısı: Balıkpazarı-Odunpazarı arasındadır. Yemişçi İskelesi olarak da bilinir. Adını orada bulunan bir hapishaneden almıştır. Kapı Venediklilere ayrıcalıklı olarak verilmiş bir semtte kullanılmıştır.


• Bahçe Kapısı (Porta Nerion): Hikanatissa-Evgenios kapısı arasında yer alır. Tersane dolayısıyla NEORION adıyla da bilinen bu kapı İmparatorluğun son dönemlerinde “GÜZEL KAPI” adını almıştır.


• Balıkpazarı Kapısı: Latinler bu kapıya “PORTAHABERAİKA” adını vermişlerdir. Bugünkü “Balıkpazarı” kapısının olduğu yer.


• Petrion Kapısı (Petri): Ayak Kapı-Fener arasındaki bu kapının adı fetihten sonra da değiştirilmemiştir. Sur dışında ise Rum evleri bulunuyordu.


• Eugenios Kapısı: Yalı Köşkü Kapısı olarak bilinen bu kapı adını Evgenios Mahallesinden alır. Bu kapı yakınlarında 16. yy'da bir “YALI KÖŞKܔ yapılmıştır.


Bu kapı HALİÇ'in son kapısıdır.


• Hıkanatıssa Kapısı: Adını saray ordusu “HIKANATI”dan almıştır.


• Aya Kapı: Bu kapı Aziz Thodosia kapısı olara bilinir. Cibali Kapısı ile Petrion Kapısı arasındadır. Adını “İkona Hareketi”nin öncülerinden Thodosia'dan almıştır. (Onun için yapılan kilise bugünkü GÜL CAMİ)


• Yeni Ayakapı: İstanbul'un fethinden sonra açılmış ve adını Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey'den alan kapıdır.


• Porta Pletea Kapısı: Unkapanı ve Cibali Kapısı arasındadır. Evliya Çelebi’ye göre Horoz Dede adlı biri fethe katılmış ve şehit düşmüştür. O yüzden bu kapı “Horoz Kapısı” olarak da bilinir.


• Ayazma Kapısı: Odun Kapısı ile Unkapanı Kapısı arasındadır ve “Porta Hagiasma” adı ile de bilinir.


• Edirnekapı: İstanbul’un en eski surlarındaki kapılardan biri olan Edirnekapı, Bizans döneminde Horisius (KHARİSİOS) adıyla bilinirdi. Topkapı – Ayvansaray arasındadır


(NUSRET KARACA/BEN HALİÇ).2010...Heyamola Yayınları


ALBÜMLERDE HALİÇ


....


Nusret Karaca


"...mevsim tam lale zamanı/ geçtim bir akşam Sadabat’tan/ koltuğumda Nedim divanı" Cahit Sıtkı Tarancı





___________________


Demir Döküm fabrikasının giriş kapısının önündeyim. Fabrika düdükleri… İşçiler kartlarını basmak ve işbaşı yapmak için sıradalar. Arkadaşlarımdan bazıları burada çalışıyor.


Çok başarılı biri futbol takımı var fabrikanın. Turnuvalarda çoğunlukla birinciliği kimseye kaptırmıyorlar.


……………….


Bende futbol oynayacağım burada. Ancak öğrencileri almıyorlar. Yalnızca fabrika işçileri oynuyor. Belki okulumu bitiremem! Fabrikaya girer çalışırım!


O zaman…


Yok yok!.. Okuyacağım ben. Annem, babam çok üzülür. Sonra benim geleceğim…


……………….


Albümlerin içinde saklanmış çocuksu günlerim ve düşlerim arasına, kızımın çocuksu heyecanları karışmış. Ben ve Selin, Haliçle kucaklaşıyoruz.


Birinde fabrika önlerinde ben…


Diğerinde yıllar sonra orada açılan parkta yeşillikler içinde koşuşan, salıncaklara binen kızım.


Dün ve bugün…


Zaman içinde kısa bir yolculuk bu albümler arasında. Çevirdiğim her sayfada dolu dolu bir yaşanmışlık.


Bir gün, kavga eden sevgililere “Sizin ne aşklarınız aşk, ne de kavgalarınız kavga” diye seslenmiştim sınıfta.


“İleride anılarınıza sarılmak ve onları kucaklamak istiyorsanız, birbirinizi sevgiyle saygıyla kucaklayın, kavgalarınız da mertçe ve de emek için adalet için olsun”


……………….


Haliç bu!


Nasıl anlatabilirim kızıma şimdi oyun oynadığı parkta toplanan işçilerini emek mücadelelerini, kapılarında “aşk” uğruna gece yarılarına kadar bekledikleri sevgililerini.


……………….


Şimdi onunla Haliç iskelesindeyim. Sandallardan birine bindirip fotoğrafını çekiyorum. Annesi ve öğretmenleriyle gittiği, benim “anı” yuvam olan Pierre-Loti’de çekilmiş fotoğraflarının yanına koyuyorum. Albümü de yüreğime…


Evimiz, mahallemiz, arkadaşlarımız, okulumuz, fabrikalarımız, aşklarımız, kavgalarımız, bir yanda…


Ve bir yanda yepyeni bir albüme girecek yepyeni yaşam biçimleri…


Yaşanmışlık, yaşananlar ve yaşanacaklar…


Hangisi daha güzel!


Albümlerin hangisi kalıcı? Bilgisayarlara makinelerden aktarılan fotoğraflar mı neden oldu acaba fotoğrafçı Öztürk amcanın dükkânının kapanmasına.


Mahallemizdeki saat tamircisi de kapattı dükkânını.


Saatler hiç çalışmamak üzere mi durdu Haliç’te… Yoksa zaman hızla akıp geçiyor da ona ayak uydurmakta zorluk mu çekiyor tamirciler.


Zamanı yakalayamıyorlar belki de.


Aslında dolu dolu yaşanan saniyeler, dakikalar oluşturur yaşanan saatleri. Onları durdurmak ve yeniden yaşamak isterseniz doya doya…


Tozlu rafların arasında gizlenmiş tertemiz sayfalarıyla “albümlerde” saklıdır dolu dolu yaşantılar.


“BEN HALİǔi öyle bir albümde saklıyorum.


……..


[1/8 17:27] Nusret Karaca: HALİÇLE KUCAKLAŞMAK


...


Nusret Karaca


En güzel şiirler kime yazılır Haliç’te?..


En acılı öykülerinde kimler yer alır?


Peki kimler yaşar en güzel aşkları günün her anında?


Çocuktun Haliç… Sonra gelinlik bir genç kız, damat adayı bir delikanlı. Alın çizgileri emek emek örülmüş büyükbaba, eli öpülesi sabırlı büyükanne…


Arkadaştır paylaşmayı, doyasıya kucaklaşmayı hiç unutmayan.


Vefadır Haliç… Duygudur, coşkudur.


Bir liseli genç kızın kıpır kıpır yüreğidir. Pierre-Loti’de kaçamak aşktır.


Uzaklardan gelen konuklarını karşılamak için bir iskeledir Eyüp Sultan’da. Mehterhane’den yankılanan yüzyıllardır Osmanlı müziğidir.


İşçidir… Grevdir… Kokudur, dumandır… Sonrası masmavi sulardır yarışlara kucak açmış.. Yenilenmiş, düzenlenmiş.


Tarihtir, coğrafyadır, felsefedir, edebiyattır.


Karşınızda doyumsuz bir tablodur.


Balat’ta dar sokaktır, meyhanedir.


Değişik ulusların ayak izleridir Haliç.


Benim gençlik aşklarımın yuvasıdır…


Platonik duygularımın sırdaşı…


İki katlı evimizin küçük balkonunda, doyumsuz anların durağı, bahçemde açan çiçek, balkonumdaki saksı.


Pencereme dal uzatan erik ağacına konmuş, beni her sabah uyandıran kuş.


Annemin ev arkadaşı, gün boyu yoldaşı.


Babamın ise gün batımı huzurlu yuvası.


Evinin bahçesi çocukların oyun alanı Mehmet amcanın sımsıcak yüreğidir Haliç.


Zeynep teyzenin şen kahkahaları, İsmail amcanın haykırışıdır.


Karanlıktır Haliç… Ani bir sessizliktir kimi zaman, fırtınalar öncesi…


Kapanan fabrika, yıkılan gecekondudur.


Serdar’ın ilk ve son sevgilisidir, yeri belli olmayan mezarıdır.


Neşet ağabeyin kahvehanesinde içilen bir yudum çay, Eyüp Sultan’da çocukların ellerindeki oyuncaktır.


Kırık dökük anılarla, onları yolculuğa çıkarmış olanların buluşma yeridir.


Saçları kırlaşmış çocukluğun, on dört yaşımın olgunluğu, sevgilinin umut dolu bakışlarıdır.


Sabahın ilk saatlerinde kız arkadaşını, işe giderken görebilme çabasındaki delikanlıdır.


Kâğıthane deresi yanından geçerken 18. Yüzyılı yaşayan bir meraktır, Lale Devri’ni 20. Yüzyıla taşıyan düşünce gücüdür.


Hasbahçe’dir Haliç, Tersanedir, Şişhane yokuşudur Kuledibi’ne uzanan.


Sadrazam Mahmut’un uykuluğu, borsanın mezbahası, Şakir Zümre’nin içinizi ısıtan döküm sobası.


Her gün yeni doğan bir çocuktur Haliç… Büyür, yaşlanır… Sonra yeniden doğar.


İskeleye yanaşan küçük bir tekne Haliç… Alır, gün boyu kıyılarını dolaştırır. Her kıyıda, her mahallede her sokakta biraz ben, biraz sen biraz da o… Koşuşturma içinde bazen içi acısa da o hep gülümseyen yüzüyle çıkmak ister karşınıza, çağlar boyu yaşadıklarını anlatmak istercesine.


Gözyaşları acıdan mı, sevinçten mi anlayamazsınız. Yakından tanıdınız mı ve onu anlamaya başladınız mı sizin de gözünüzden birkaç damla yaş süzülür yanaklarınıza. Onun gözyaşlarıyla karışır. Haliç’le kucaklaşmaktır bu…


Zaman içindeki değişim, Eyüp’te simitçilerin yerini yeni “sunum” şekli ile mısırcıları almıştır. Haliç bunu da kabullenir.


Hiç kimseye kızmaz Haliç… Kızamaz.


İki katlı turist otobüslerini karşılar tüm konukseverliğiyle… İki boynuzu sanki daha bir parlaktır.


“İnanç”tır Haliç, huzurdur.


Haliç aslında yazılmamış bir şiir, yaşanmamış bir öykü, hiç bitirilememiş romandır. Kimse nereden başlayacağını ve nerede bitireceğini bilemez onu ölümsüzleştirecek sanat eserinde.


Şiirler, öyküler, romanlar, tablolar, müzikler hep yarımdır aslında. Herkes bir şeyler katmak için bir yerinden tutar, tutmaya çalışır.


Haliç tutkusudur bu ve Haliç tutmuştur sizi. Ne kadar dingin olsa da, minik dalgalarıyla sarsmıştır.


Haliç sarhoşluğu bir başkadır. Başınız döndükçe tutunmak istersiniz, o kaçar. Siz kaçmaya, uzaklaşmaya çalışırsınız, o sizi kovalar.


Haliç’le kovalamaca… Tıpkı benim gibi.


Başım döndükçe ondan biliyorum. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sormak geliyor içimden. Ona koşuyorum. Yüz yüze konuşmak istiyorum. O bana “Sus” diyor. “Madem yine bana geldin. Doya doya yaşa çocukluğunu. Sandal mı istiyorsun? Bisikletlerini mi? Ya da arkadaşlarını? Özledin mi? Beni takip et”


Soru sorma fırsatı bile kalmıyor takıyor seni peşine Haliç, sürüklüyor…


Sürükleniyorum…


Yeniden çocuk oluyorum, yeniden delikanlı…


Yaşam bu aslında.


Nerede olursam olayım bir sığınacak limanım bir “Haliç”im var..


Ya sığınacak bir limanı olmayanlar?


Öyle bir yer ki burası nerede olursan ol seni bulur, kucaklar.


Herkes için sığınacak bir limandır aslında. “Ben Haliç”.


ŞİMDİLERDE…


Evimizin 2. katının perdelerini açtığımda Unkapanı Köprüsü’ne kadar Haliç kucaklardı beni. Hatta daha da uzakları... Çocukluğumun Haliç’i… O zamanlar “Şimdiler”i düşleyemiyorduk bile.


Kokusunun ve fabrika dumanlarının hiç farkında olmadan geçen çocukluğumuz…


Ne Miniatürk vardı, ne Rahmi Koç Müzesi ne de şimdiki Santralistanbul. Orası yalnızca bahçesinde top oynadığımız bir elektrik santraliydi.


Yalnızca bir Haliç’li değil, bir tarih öğretmeni ve sanatla kucaklaşan ben istedim ki biraz da oralara yer vereyim kucaklaştığım kalemimle beyaz sayfalara.


...


(Nusret Karaca/Ben Haliç)
...
Haliç Haliç Dedikleri


Nusret Karaca


Dünyanın en güzel kentlerinden biri İstanbul… Doğasıyla, tarihiyle Doğu Roma'ya (Bizans), Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik etmiş; iki kıtada toprağı olan, Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren bir metropol, sanayi merkezi. Ressamlara, şairlere, yazarlara, bestekârlara ilham kaynağı olmuş bir dünya güzeli. Adeta bir masal kenti… Bu İstanbul'un; bu aşklar, aşıklar kentinin her bir semtinin kendine özgü bir gizemi bir güzelliği var. Tabii bu semtlerin kendine özgü aşkları, aşıkları... İşte ben de bu semtler içinde Haliç'te yetişmiş bir Haliç sevdalısıyım. Orada geçen bir ömrün destanı olarak nitelendirilmişti bir eleştirmen tarafından “Ben Haliç'in Çocuğuyum” adlı yapıtım.


Haliç - Golden Horne - Altın Boynuz. Fransızca'da Carre D'or (Korenddor) olarak geçer. Almanca'da “Goldenes”. Haliç Arapça “İç Liman” anlamına gelir. Fetihten sonra “Haliç” adını almış. Kavram olarak ise; denize ulaşan akarsu yatağının ya da yataklarının çökmesi sonucunda denizin, çöken bölümü doldurmasıyla oluşan jeomorfolojik bir havzadır. Fatih'in yeni bir çağ başlatan, İstanbul Fethi'nde önemli rol oynamış. Bir tarih hatırası âdeta.


Hakkında çeşitli rivayetler var. Bir rivayete göre Zeus IO adlı bir kıza aşık olur ve bu ilişki kısa süre sonra karısı Hera tarafından öğrenilir. IO'da Hera'dan kaçar ve İstanbul Boğazı'nı geçer. Burası daha sonra “İnek Geçidi” anlamına gelen BOSPHORUS adı ile anılmaya başlar. IO Haliç'e gelir. Orada bir kız çocuğu dünyaya getirir. Adını da KEROESSA koyar. Bu ad zamanla BOYNUZ anlamına gelen KERAS'a dönüşür. Bu kızı su perisi SERMESTRA büyütür ve POSEİDON ile evlendirir. Bu evlilikten BYZAS adlı bir çocukları olur.


İşte bu çocuk İstanbul'un kurucusu olur.


Bir başka efsaneye göre de Avrupa ve Asya yakalarını birbirlerinden ayıran en dar yeri olan KHALKEDON yakınında dipten yüzeye suların içinde parıldayan bir kaya vardır. Bu kayayı birden gören palamutlar ürkerler ve sürü halinde şimdiki Haliç'e, Bization Burnu’na yönelirler. Sonunda bu balıkların hepsi yakalanır. Haliç'e Altın Boynuz denmesinin nedeni de bu kaynayan balıklar nedeniyledir. Strabon'a göre de akıntının palamutları sürüler halinde Haliç'e doğru zorladığı belirtilerek bu dar bölgede elle bile yakalandığı anlatılır. Antik Çağ'ın içi meyve dolu bereket boynuzu, içi palamut dolu bereket boynuzu olur...


.............................


- Zeus IO'yu karısından korumak için inek şekline sokar. Mitoloji Sözlüğünde Hera'nın gözlerinin inek gözüne benzediği yazılıdır.


- Haliç-i Konstantiniye (Osmanlı'nın ilk yılları)


- Haliç'i Dersaadet (Fetih'ten sonra)


.............................


Her iki yakasının uzunluğu 16 km'dir. Atatürk-Galata Köprüleri arasındaki derinlik, düzenlemeler öncesi 40-45 metreydi. Halıcıoğlu-Silâhtarağa-Alibeyköy ve Kâğıthane'ye doğru 5 m'yi aşmıyordu. Bedrettin Dalan'ın belediye Başkanlığı döneminde büyük bir proje başlatıldı. Kıyıdaki birçok yapı istimlâk edildi. Eyüp SSK “Hastanesi'nin ilerisinde ÇELTİK Mahallesi'nde birçok gecekondu boşaltıldı. Daha sonra gelen yönetimlerin de Haliç üzerindeki “Güzelleştirme-Yenileme” çalışmaları bugünkü güzel görünüme olanak sağladı.


Haliç'in en dar yeri 700 m ile Kasımpaşa-Cibali arasıdır.


Haliç (Eyüp Sultan) Osmanlı Padişahlarının tahta çıktıklarında “KILIÇ KUŞANMA” törenlerini yaptıkları bir semttir.


Fatih Sultan Mehmet çıkardığı fermanla Haliç'in dolmasını önlemeye çalışmıştır. Bu nedenle Haliç'ten bir fersah (5685 m'lik) uzaklığa kadar ekimi ve hayvan otlatmayı yasaklamıştır.


Haliç Osmanlı Devleti'nin Ticaret ve Harp Limanı olarak da gelişirken, imarına da önem verilmiştir.


Tersaneler, kasırlar, yalı köşkleri Haliç'e çok değişik bir semt havası kazandırmıştır. 16. yy'da Gelibolu'daki donanma üssü Haliç'e alınmıştır.


Kanuni döneminde Kâğıthane'ye duyulan ilgi, oranın güzel bir mesire alanı olmasındandır. II. Selim ve III. Ahmet döneminde de bu ilgi sürmüştür. Kâğıthane Deresi'nin kıyılarına mermer rıhtımlar yapılmış, kasırlar inşa edilmiştir. Yirmisekiz Çelebi Mehmet'in Versailles planlarına göre çok sayıda kasır inşa edilmiştir.


1718-1730 arası Kâğıthane Çevresi'nde “Lâle Devri” yaşanmış, ancak Patrona Halil İsyanı ile bütün şatafat sona ermiştir. Şair Nedim en güzel şiirlerini bu bölge için yazarken, Evliya Çelebi Lâlezar Mesiresi'nde “Lâle-i Günagun”dan söz etmiştir (Kâğıthane Lâlesi).


Evliya Çelebi, Kâğıthane Deresi'nin iki kenarının çınar ve kavak ağaçlarıyla dolu olduğunu yazar.


.............................


Mahşer olmuş Sahn-ı Kâğıthane dünya bundadır


Cennete dönmüş güzellerle temaşa buradadır


Şair Nedim


.............................


Yılların değişimiyle Kâğıthane'nin de eski özelliği kalmadı. Çingene kadınlarının yeşil sazlardan yaptıkları, sivri uçlu Kâğıthane külâhları da tarihe karıştı.


Osmanlılar ilk basımevinin kurulduğu Kâğıthane'yi Bizanslılardan almışlardır. Burada yapılan kâğıtlara “İSTANBULİN” adı verilmiştir.


Büyük Türk düşünürü Ebussuud Efendi ünlü tefsirini bu semtte (Karaağaç yalısı) kaleme almıştır.


İran'dan, Hindistan'dan, Yemen’den, Arabistan'dan Kâğıthane'ye seyyahlar gelirdi. Ticaret kervanları yüklerini burada açarlardı. Haliç'in Altın boynuzlarından biri olan Alibey Deresi ve çevresi de daha çok mısır tarlalarıyla ünlüydü. Zamanla özellikle Balkan göçmenlerinin yerleşme alanı oldu. Gecekondular ve fabrikaların yoğunlaştığı bir bölge olan Alibeyköy 1970-1980 arası önemli işçi hareketlerine sahne oldu. Silâhtarağa'daki Elektrik Santrali kentin elektrik ihtiyacını sağlayan önemli bir kuruluştu.


Alibeyköy şimdi Anadolu'nun değişik yerlerinden göç almış durumda. 1980 sonrası Haliç (Altın Boynuz) değişik bir görünüme, estetiğe kavuşurken, sosyo-ekonomik yapı birçok kişi için değişmedi. Özellikle değişim öncesi o bölgenin sıkıntısını en çok çekenler… Bölge güzelleştikçe ilgi odağı oldu. Gecekonduların yavaş yavaş toplu konut alanlarına dönüştüğü yeni bir “Haliç” görüntüsü ekleniyor tarihin “Haliç”ine.


...


YAZI VE FOTOĞRAF/NUSRET KARACA


(BEN HALİÇ KİTABI'ndan ...YIL 2010 )


Yaşadığim semt,araştırmalarım,yaşadıklarım,


dinlediklerim,tarih sohbetleri,geziler,müzeler,


notlarım,yazılarım


Haliç Belediyeler Birliği( HALİÇ)


,Kağıthane Belediyesi,