İkinci Dünya Savaşı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de derin etkiler yarattı.Türkiye bu savaşa girmemekle birlikte,savaş boyunca devam eden kanlı ve tahripkar olayların iktisadi ve mali akislerinden etkilendi.Bunun yanında savaş nedeniyle ihtiyati tedbir olarak 1.300.000 kişiyi silah altına aldı.Askere alınan erkek nüfusun yokluğundan dolayı üretim düşerken,tüketim ihtiyaçları ise sürekli arttı.[25]

Varlık Vergisi

Varlık Vergisi, toplumsal ve siyasal yaşamımızda olumsuz izler bırakmış bir uygulamadır. Bu izler, siyasal yaşamımızda kendini göstermiş olduğu gibi, dış siyasal ilişkilerde de önemli sonuçlar doğurmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda İsmet İnönü’nün yönetiminde Türkiye ihtiyatlı bir siyasa içinde, tüm tepkilere karşın sınırlarını korumada başarılı olmaktadır. Ama ekonomik ve toplumsal yapıyı korumak ise daha zordur. 1938’den 1942 yılına kadar piyasada dolaşan para miktarı, Hükümetin cari harcamaları için açıktan para basması sonucu üç kat artarak, toplumsal temelleri sarsacak biçimde bir enflasyona neden olmuştur. 1942 yılından başlayarak, Hükümetin kira artışlarını sınırlamasına karşın, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde toptan eşya fiyatları üç kat artmıştır. Ertesi yıl ise; yaşam koşulları daha da zorlaşmış, özellikle gıda maddelerindeki artış altı katına ulaşmıştır. Savaş nedeniyle ortaya çıkan hammadde ve yedek parça kıtlığı üretimi olumsuz olarak etkilemeye başlamış, büyük kentlerde yaşayanlar, özellikle üst düzey bürokratlar kendilerini, en alt kesimden hamal ve ayakkabı boyacıları ile birlikte kuyruklarda bulmuşlardır. Karne uygulaması, alıcı ve satıcıların tüm denetimlere karşın etkisiz kalması, birçok ithalatçı, ihracatçı, acente komisyoncunun karaborsa faaliyetleri, aşırı kârların gerçekleşmesi sonucunu doğurmuştur. “Harp zenginleri” daha çok ülkenin ticaret merkezi İstanbul’da bu gruplar arasında gelişmiştir. Kentlerde yaşayanlar, özellikle kendilerini dolandırıcıların kurbanı olarak gören maaşlı bürokratlar arasında tüccarlara karşı gözle görülür kızgınlıklar oluşmuştur. Bu olumsuz durum, savaş dönemlerinde tüm ülkelerde kendini göstermektedir. Bu nedenle devletin zaman geçirmeksizin, ekonomik koruma önlemlerine yönelmesi ve uygulaması kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Etkin ekonomik önlemlerin başında, hükümetlerin yeni vergilere yönelmeleri ilk sırayı almaktadır. Sonuç olarak, savaş boyunca yaşanan ekonomik bunalım, bütçe açıkları, enflasyon ve vurgunculuk, Varlık Vergisi adı altında olağanüstü bir uygulamanın gerekli koşullarının oluşmasına yol açmıştır. Varlık Vergisi Kanunu, ilk olarak Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından hazırlanmış; hazırlık çalışmalarına Maliye Bakanı Fuat Ağralı, Müsteşar Esat Tekeli ve Teftiş Kurulu Başkanı Şevket Adalı da katılmıştır. Varlık Vergisi Kanunu, temelde savaşın başından beri geçen süre içinde elde edilen servet ve kazançlara bir ölçüde el koyma biçiminde Hükümete yetki veren bir düzenlemedir. [26] Bu tip düzenlemeler, ilk olarak 1917 yılının sonlarına doğru Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan gibi ülkelerde, vurguncu ve karaborsacılara karşı bir olağanüstü vergi uygulaması biçiminde kendini göstermiştir. Bu vergiden esinlenen İttihat ve Terakki yönetimi de aynı amaçla bir yasayı kabul etmiştir. İşgal yılları döneminde Hürriyet ve İtilaf Fırkası, aynı yasayı ittihatçı eşrafa karşı kullanılmak üzere 14 Aralık 1919’da tekrar yürürlüğe koymuştur. Harp Kazançları Vergisi’nin tahsiline Kurtuluş Savaşı döneminde de devam edilmiştir. TBMM 25 Ekim 1920 tarihinde Maliye Vekaleti bu vergi için yetkili kılınmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Döneminde de, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik bunalımı atlatmak için, 1930-38 yılları arasında İktisadi Buhran Vergisi,1932-38 yılları arasında da Muvazene Vergisi gibi olağanüstü vergi uygulamalarına yönelmiştir. Tek Parti Yönetimi altında Türkiye’de Varlık Vergisi’nin yasalaştırıldığı 1942 yılının Kasım ayı, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın koşullarının ülkede oluşturmuş olduğu, sıkıntı ve darlıktan yararlanan, kişi ve çevrelerin vurgunculuğunun, her türlü haksız kazanç sağlamalarının, doruğa ulaştığı bir zamandır. [27] Varlık Vergisi Kanunu tasarısı 9 Kasım 1942 tarihinde Hükümet tarafından TBMM’ye getirilmiştir. 11 Kasım 1942 günü meclisin bu tasarıyı onaylamasıyla Varlık Vergisi yürürlüğe girmiştir.[28] Yayınlandığı biçimiyle bu vergi, Avrupa ülkelerindeki savaş dönemi vergi tasarılarından çok farklı niteliklere sahip değildir. Ancak, servet ve kazanç sahiplerine karşı hükümete böyle geniş ve radikal bir yetki tanınması CHP içinde önemli tartışmalara neden olmuştur. Hükümet bu yetkiyi alırken Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Parti meclis grubunun “gizli oturumunda” vergi uygulamasıyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz…” [29] Varlık Vergisi Kanunu, buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız araçların dışında, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun da açıkça belirtmiş olduğu gibi başka önemli bir amacı daha vardır. CHP grubunda ve TBMM yasa tasarısı ile ilgili görüşmeler henüz sürerken, Maliye Bakanlığı azınlıklar hakkında ön bilgileri defterdarlıktan istemektedir. Varlık Vergisi Kanunu’nun TBMM’nde kabul edilmesi öncesinde Bakanlığın böyle bir çalışma içine girmesi, ülkedeki azınlıklara yönelik uygulamaların önceden belirlenmiş kurallara göre düzenlenmiş olması, “Tek Parti Yönetimi”nin bilinçli bir siyasa izlediğini göstermektedir. Maliye Bakanlığı’nın 12 Eylül 1942 günü defterdarlıklara gönderilen ve azınlıkların mal varlıklarının belirlenerek bir cetvelde gösterilmesini isteyen genelgesi doğrultusunda yapılan çalışmalarda “harp zamanında fevkalade kazanç sahibi olanlar” dört grupta toplanmıştır. Bunlar Müslüman, Gayrimüslim, Dönme, Ecnebi biçiminde gösterilmiştir. [30] Genelde tüm grupların, özelde ise, azınlıkların saptanması ve mal varlıklarının belirlenmesi için yapılan çalışmalarda, tek tek kişilerin ad ve adreslerinin, mal varlıklarının listelere dökülmesi sırasında ciddi yanlışlıklara düşüldüğü de görülmektedir. İşin asıl ilginç yanı, bu vergi ile ilgili çalışmalara, Mihver Devletlerinin Avrupa’daki üstünlüklerinin doruk noktasına ulaşmalarının ve Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasının hemen ardından başlatılmış olmasıdır.

Varlık Vergisi Kanunu’nun 1. maddesi, verginin “servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve kazançları üzerinden bir defaya mahsus olmak üzere mükellefiyet tesis edildiğini” belirtirken 6. maddesi verginin miktarını açıklamaktadır. Buna göre vergi miktarı, komisyonlar tarafından belirlenecektir. Bununla birlikte asıl ciddi çalışmalar Varlık Vergisi Kanunu TBMM’nce onaylandıktan sonra gerçekleşmiştir. Bu çalışmalarda her mükellef için çeşitli vergi dairelerinden olan raporların yanısıra, bankalardan alınan imzasız, tasdikli bilgiler, CHP il ve ilçe başkanlıklarının raporları, Milli Emniyet teşkilatı raporları ve “güvenilir” tüccarların beyanları, vergi matrahının belirlenmesinde temel alınmıştır. Bu iş için, Varlık Vergisinin mükelleflere uygulanmak üzere, yasanın 7. maddesi uyarınca her il ve ilçede mülki amirlerin başkanlığında komisyonlar kurulmuştur. [31] İl merkezlerinin büyüklüğüne göre, birden fazla komisyon kurmak mümkün olmaktadır. Örneğin İstanbul ve İzmir’de üçer komisyon oluşturulmuştur. Gayrimüslimlerden Müslimlere oranla en az iki, en çok üç kat fazla vergi alınacağı belirlenmiştir. Müslim grup içinde yer alanlar kazanç vergilerinin bir ile üç katı vergi ödemesi kararlaştırılırken, Ankara’dan gelen bir emirle, Gayrimüslim gruptan olanların vergisi 5-10 kat arttırılmış, Dönmelerin vergisi ise, Müslimlerin vergisine oranla iki kat olarak ödemeleri istenmiştir.[32] Bunun yanında Varlık Vergisi Kanunu’nun 11.maddesi uyarınca “Komisyon kararları nihai ve kesindir, bu kararlara karşı idari ve adli yargı organlarına dava açılamaz. Ancak bir yükümlü adına yükümlülük konusundan dolayı mükerrer vergi tarh edilmiş olduğu takdirde bunların arasından en yüksek olana uygulanarak diğerleri iptal edilir. İptal işlemi yükümlülerin başvurusu üzerine komisyonların görev yaptıkları mahallin en büyük memuru tarafından yapılır.” [33] Varlık Vergisi tarhiyatı vergi dairelerindeki ilan tahtalarına asılan listelerle duyurulmuştur. Böylece basında ve kamuoyunda 15 günlük süre içinde haber ve söylentiye dayanan Varlık Vergisi tarhiyatı gerçeklik kazanmıştır. Vergiye yapılan itirazların Yasanın 11.maddesi uyarınca etkin olmaması, mükelleflerin arayışlarının beklentiye dönüşme eğilimi taşıması, hükümeti harekete geçirmiş, bunun üzerine yapılan açıklamada: “Vergiye yapılan itirazların tahsilatı durdurmayacağına” bir kez daha tekrarlayarak, bu konuda ne kadar kararlı olduğunu vurgulamıştır. Hükümetin basını da yanına alarak almış olduğu tüm önlemlere karşın Varlık Vergisi tahsilatı beklenilen gibi olmamıştır. Verginin 12. maddesi doğrultusunda, 15 gün içinde mükelleflerin vergi tutarlarının nakten vergi dairelerine yatırılması zorunluluğu, vergi ilanından hemen sonra mükellefler arasında panik doğurmuştur. Bunun üzerine hükümet, vergi ödeme süresini 2 hafta daha uzatmak zorunda kalmıştır. Verginin 15 günlük süre içinde nakten ödenmesi zorunluluğundan doğan ve mükelleflerin para aramaları sonucu, dönemin gazetelerinde sık sık azınlık vatandaşlara ait gayrimenkul satış ilanına rastlanmaktadır. Vergi tahsili boyunca basında sık sık tahsil edilen vergi miktarları açıklanmaktadır. Bundan çıkan sonuç; mükellefler vergi ödemekte pek istekli değildir. Bunun üzerine hükümet, mükelleflerin nakit sıkıntılarını çözümlemek amacıyla, borcunun %20 sini ödeyenlere devlet bankalarının kredi açacağını duyurmuştur. Mükellef emlak, emtia, senet ve tahvil üzerinden kredi alabilecektir. Başvuru yapan mükelleflerin haciz işlemleri durdurulacaktır. Bunun üzerine 15000 kişinin Emlak ve Kredi Bankasına ve 3000 kişinin de Emniyet Sandığına kredi talebinde bulunduğu, yani uygulamanın sınırlı kaldığı görülmüştür. Ayrıca uygulamada kısa vadeli olan kredilerin katlanan faizlere, karşılık gösterilen menkul ve gayrimenkulların bankaların eline geçmesi sonucunu doğurmuştur. Hükümetin almış olduğu tüm önlemlere karşın, azınlık vatandaşlara mensup önemli bir kitle vergisini ödeyememiştir. Varlık Vergisi Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca vergisini ödeyemeyenlerin borçları “icra-haciz” ve “zorunlu çalıştırma” yolu ile tahsil edilecektir. [34]Zorunlu çalıştırma sınırlı sayıda mükellefe uygulanmıştır. Vergisini vermeyenlerin çalışacakları yerler İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye Etkilerieveboynu Geçidi, Van ve civarı, Erzurum Zigana Dağı, Bitlis, Elazığ, Kapdağı, Diyarbakır, Siirt ve Palu’dur. Zorunlu çalışma kamplarına yalnızca gayrimüslim vatandaşlar gönderilmiştir. Mihver Ülkerlerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Yahudilerde Türk vatandaşı olmamalarına karşın Müslümanların iki katı vergiye tabi tutulmuşlardır. Türkiye’nin varlık vergisi uygulamasındaki bu tutumu müttefik ülkelerde sert tepkilere neden olmaktadır. İkinci Dünya Savaşı içinde Nazilerin toplama kamplarını çağrıştıran zorunlu çalışma uygulaması çok geçmeden yabancı basın üzerinde olumsuz bir etki bırakmıştır. Ekonomik yaşamı azınlıkların egemenliğinden kurtarıp Türklere açmak için Tek Parti Yönetimi tarafından ortaya atılan Varlık Vergisi uygulaması, Mihver Devletlerine karşı savaş veren Müttefikler karşısında Türkiye’nin itibarını iyice sarsmıştır. Varlık Vergisi Kanunu’nun ayırımcı niteliği ortaya çıkıp, tepkiler belirmeye başlayınca İngiliz uyrukluların vergilerinde büyük indirimlere gidilmiştir. Buna karşılık vergi miktarı mükellef adedi ne olursa olsun, ABD uyrukluları ise hiç Varlık Vergisi ödememişlerdir. [35]

Varlık Vergisinin Kaldırılması;

Almanya’ya en yakın olduğu bir dönemde Türkiye’nin mali alanda uygulamaya koyduğu bu azınlık siyasası, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Müttefiklerin ardı ardına gelen protestolarına neden olurken, Alman yenilgileri de birbiri ardına gelmeye başlamıştır. Stalingrad zaferinden sonra Türkiye üzerinde bir Sovyet tehdidinin kendini göstermesi ve izlemiş olduğu dış siyasa nedeniyle içine düşmüş olduğu yalnızlıktan kurtulmak için, Türk Hükümeti Müttefiklere yanaşmanın önemini kavramıştı. Bu amaçla ilk önce Müttefik Devletlerle Türkiye arasında sorun olan Varlık Vergisi uygulamasından barış konferansları öncesinde vazgeçilmişti. 17 Eylül 1943 günü Varlık Vergisi’ne ek bir yasa çıkarılmış, “Varlık Vergisi Kanunu”nun 2. maddesinde belirtilmiş yükümlülerden vergilerini ödeyemeyecek hizmet erbabı ile, gündelik gayrı safi kazançları üzerinden kazanç vergisine tabi olanların borçlarının silinmesine Maliye Bakanı yetkili kılınmıştı. [36]Ama asıl verginin kaldırılması türlü aşamalardan geçildikten sonra gerçekleştirildi. Önce uygulanan yaptırımlar hafifletildi. Zorunlu çalışmaya tabi tutulanların ailelerin yanına, kendi işlerinde çalışarak borçlarını ödemeleri kararlaştırıldı. Varlık Vergisi Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması için verilen yasa tasarısı 15 Mart 1944 günü TBMM’de görüşülmeye başlandığında, Alman gerilemesi olanca hızıyla sürmekteydi. Buna bağlı olarak da Türkiye dış siyasa alanın da gittikçe çıkmaza girmekte, Sovyet gerçeğinin yanı sıra yıpratıcı eleştirilere hedef olmaktaydı. Varlık Vergisi’nin yürürlükten kaldırılmasına neden olarak, günün koşullarına ve verginin uygulanmasında karşılaşılan güçlükler gösterilmişti. [37]Ama gerçekte, özellikle ABD’nin tepkisine olumlu bir yanıt vermek, ve Türkiye ile Batılı Demokrat Devletler arasında soğuyan ilişkileri düzeltmek için bu yola gidilmişti.

Turancı Akımlar

Almanya, Türkiye’yi “Mihver” devletlerinin yanında savaşa çekebilmek ve askeri, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda etkileyebilmek amacıyla geniş ölçüde propaganda çalışmalarına yönelmişti. Alman Dışişleri, Türk basınını Alman yanlısı yayın yapmaları ve Alman karşıtı tutumunu değiştirmek için, Türk hükümetine başvurarak bu yönde önlemler alınması isteğini iletmesi yolunda Ankara’daki Büyükelçisi Von Papen’e emir vermiştir. [38]Günlük gazeteler, Almanya’nın ve hükümetin güdümü ve denetimi altında halkı etkileyip bir kamuyu oluşturmaya çalışırken, ülkedeki güçlü bir düşün akımını da göz ardı etmemek gerekir. Bu akım Türkçülük ve Turancılık düşüncesidir. Türkçülük yada Turancılık olarak adlandırılan Pan Türkist akım, Cumhuriyet döneminde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı yönetimince Anadolu’da köreltilmiş olan Türk varlık ve bilimini yükseltmek ve Ulus devletin temel unsuru yapmak için izlemiş olduğu kültür ve eğitim siyasaları ile Türk aydınları ve CHP’nin içinde güçlenerek varlığını sürdürdü. Atatürk döneminden başlayarak Milli Şef İsmet İnönü’nün yönettiği İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye’de Türkçü ve Turancı düşüncenin üç önde gelen adı; Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’dır. [39]Her üç Türkçü düşün adamı İkinci Dünya Savaşı dönemi öncesinden kendi çıkardıkları yada diğer dergilerde Türk Dünyası ile ilgili düşüncelerini yaymaya ve kendilerine inanan bir yandaş kitlesi yaratmaya çalışmışlardır. Türkçülük ve Turancılık, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, özellikle Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından önce küçük elit bir grubun kültürel bir akımı olarak kendini göstermektedir. Bununla beraber Türkçü ve Turancı düşünceye gönül verenler arasında Türk dünyasının birlik ve beraberliğini dilemek dışında bir düşünce ve eylem birliği içinde olduklarını söylemek oldukça güçtür. 1941 yılından sonra sayıları gittikçe çoğalan dergilerin etrafında toplanan Türkçüler, Milliyetçilik ideolojisini değişik biçimde yorumlamakta, bazen de bu konuda birbirlerini eleştiren yayınlara yer vermektedirler. Hükümet günlük basın üzerinde baskıcı denetimini sürdürürken bu dergilere daha hoşgörülü davranmaktadır. Türkçü ve Turancı akım üzerinde Alman tahrikinin etkin bir rolü olduğunda kimi yazarlar görüş birliği içindedir. Bu yazarlara göre;Türkçü ve Turancıların Haziran 1941’den başlayarak canlanmasında, Almanya’nın bu akımı kendi çıkarları uğruna kullanmak için desteklemesinin etkisi olmuştur. Yine bu görüşe göre;Almanya’nın amacı Turancı eylemleri güçlendirip, hem Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan Türklerin yanında savaşa sokmak;hem de Türkiye’de umut ve kamuoyu yaratıp, Türk Hükümeti’ne, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girmek konusunda karar aldırmaktır. [40]Milli Şef İsmet İnönü kendisinde kemikleşmiş bulunan, tarihe mal olmuş aşırı temkinli yapısı nedeniyle bu dönemde Turancı düşünceye ve çevrelere bir yakınlık göstermemiştir. Ancak onlardan tümden de uzaklaşmadığı gerçektir. İnönü, bu konuda tutumunu tam ortaya koyabilmek için, Alman-Rus Savaşı’nın kesin sonucunu görmek istemiş, bir anlamda koşulların oluşmasını beklemiştir. Basın üzerinde her türlü denetleme ve yönlendirme olanağına sahip olan iktidarın Türkçü-Turancı yayınlara uzun süre ses çıkarmamasına ve hoşgörülü davranmış olmasının hiç kuşkusuz Müttefik devletler üzerinde olumsuz izler bırakmış olduğu gerçektir. Türk Hükümeti, daha sonra bunun farkına varacak, bu konuda sert önlemler alma gereğini duyacaktır. [41]

Türkçü ve Turancı Kesimin Susturulması;

1943 yılının başlarından sonra tüm cephelerde Sovyetler Birliği’nin üstünlüğü ele alması, İngiltere ve ABD’nin yanında saygınlığının artması, Türk Hükümeti’nde Türkçü ve Turancı akımın başta Sovyetler olmak üzere tüm müttefiklerde tahrik yaratan bir unsur olacağı düşüncesinin doğmasına yol açmıştı. Bu nedenle 1943 yılının bahar aylarından başlayarak Türkçü ve Turancılar ilk kez basında ve kamuoyunda geniş çapta tartışılmaya başlamıştı. Türkçü ve Turancı kesime basın ve kamuoyundaki saldırılar aralıksız sürerken, bu akımın önderlerinden Reha Oğuz Türkkan da kendi yayınlamış olduğu bir broşürle saldırıya geçmiş, onu Nihal Atsız izlemiştir. Bu sırada önemli bir gelişme olmuş, Türkçü ve Turancı akımın en önemli simalarından olan Nihal Atsız, Hükümetin bu kesime karşı harekete geçmek için beklemiş olduğu büyük fırsatı vermişti. Atsız, “Orhun” dergisinde biri 1 Mart 1944, diğeri 1 Nisan 1944 olmak üzere Başbakan Saraçoğlu’na seslenen iki açık mektup yayınlamıştı. Bu mektuplarda CHP hedef alınıyor ve parti aile ve Türk milliyetçiliği düşmanlığı yapmakla suçlanıyordu. [42]Nihal Atsız’la birlikte çok sayıda Turancının tutuklanmasının ardından 18 Mayıs 1944’te Bakanlar Kurulu İçişleri Bakanlığının Türkçü ve Turancılara karşı aldığı önlemleri onayladı. Sonunda 19 Mayıs 1944 günü tüm gazetelerde, gizli bir Turancı örgütün ortaya çıkarıldığı ve geniş tutuklamaların olduğu haberleri yer aldı. Aynı gün 19 Mayıs törenlerinde İsmet İnönü, Türk gençliğine yönelik söylevinde Türk-Sovyet dostluğunu ön plana çıkararak bir konuşma yaptı. [43]İnönü’nün olayı bu kadar büyütmekten amacı, tüm dünyanın dikkatini çekmek, Türkçü ve Turancıların nasıl ezildiklerini tüm müttefiklere göstermekti. Ne var ki, İnönü’nün bu yolla Sovyetleri yatıştırma çabası başarısızlığa uğradı. Sovyetler Türkiye’de olanları, Turancıların yargılanmalarını “maskaraca” bir oyun olarak nitelendirmekteydi. [44]

Savaş Yıllarında Türkiye’de Kamuoyu;

Savaş döneminde Türkiye’de belirgin iki tutum vardı: Savaşa karşı isteksizlik ve Sovyet Rusya’ya karşı beslenen genel bir güvensizlik.1943 yılı Mart ayında Dışişleri Bakanlığınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü için hazırlanan bir durum raporu,ülkedeki savaşa karşıt akımları etken unsur olarak belirtmekteydi. Halkın her sınıfı, hatta ordu bile savaşa karşıdır. Bugün her Türk vatandaş bir saldırıya uğramadan yada özgürlüğü doğrudan doğruya tehdit edilmeden savaşa girmenin,ülkesine daha büyük bir yoksulluk, açlık, hastalık, hatta ölüm ve yıkım getireceğinin kanısındadır. [45] Türkler savaşa katılmaya ne kadar karşıysalar, Sovyetler Birliği’ni de en büyük tehdit unsuru olarak görmekteydiler.Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı Türk tutumunda en ilginç olan yön, yirmi yıldır çok iyi gelişen Sovyet-Türk ilişkilerinin, Türklerin Sovyetler Birliği’ni saldırgan olarak gören geleneksel inançlarını ne kadar az etkilediğidir.

Ayrıca savaş yılları boyunca ekonomik sıkıntılar, istifçilik, karaborsa ve bunlara karşı hükümetin gösterdiği sert tepkiler, Türkiye’de bir moral kırıklığına ve öfkeye yol açmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de Enflasyon ve Önleyici İç Tedbirler konusunu okumak için Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...

Kod:
 [25] Muhammed Güçlü, “Varlık Vergisi ve Ankara Uygulaması”, Tarih İncelemeleri Dergisi XI, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir 1996, s. 177.

[26] Necdet Ekinci, a.g.e., s.179-181. Ayrıca bkz. Muhammed Güçlü, a.g.m., 178.

[27] Necdet Ekinci, a.g.e., s.182.

[28] Ayrıntılı bilgi için bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.24.

[29] Necdet Ekinci, a.g.e., s.184. Ayrıca bkz. Behzat Üsdiken, “Tartışmalı bir uygulama Varlık Vergisi”, Finans Dünyası Temmuz 2000, s.32-33.

[30] Necdet Ekinci, a.g.e., s.185.

[31] Ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed Güçlü, a.g.m., s.178.

[32] Necdet Ekinci, a.g.e., s.186.

[33] Varlık Vergisinin bir kısım maddeleri için bkz. Behzat Üsdiken, a.g.m., s.31-32.

[34] Necdet Ekinci, a.g.e., s.189-190. Ayrıca bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.26-27.

[35] Necdet Ekinci, a.g.e., s.193-194.

[36] Necdet Ekinci, a.g.e., s.231-232. Ayrıca bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.29-30.Ayrıca bkz. Muhammed Güçlü, a.g.m., s.185-186.

[37] Necdet Ekinci, a.g.e., s.233.

[38] Necdet Ekinci, a.g.e., s.208-209.

[39] Ayrıntılı bilgi için bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.33-35.

[40] Necdet Ekinci, a.g.e., s.216-217.

[41] Bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.40-51.

[42] Necdet Ekinci, a.g.e., s.235-238. Ayrıca bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.35-38.

[43] Bkz. Edward Weisband,  İkinci   Dünya  Savaşı’nda İnönü’nün Dış Politikası III, s.39-40.

[44] Necdet Ekinci, a.g.e., s.240.