Kapat
   
©
  1. Türklerde Hukuk Özet

    Bilinen ilk Türk Devleti’nden bu yana Türk Milleti’nin hukuk Duzeni ile ilgili bilgiler

    Islamiyetten önce Türk hukuk ve Devlet Yapısı :
    Ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıdır. Hun Imparatoru Mete ülkeyi üc kısıma ayırmış, batıda Tigin, merkezde Hakan ve doğuda Velihat Tigin olarak örgütlenmiştir. Ancak daha sonra Türk Devletleri doğu ve batı olarak örgütlenmiş ve Hakanlar doğuda, Yabgular batıda hüküm sürmüşlerdir. Üstünlük doğudaki Hakandadır. Karar organı Kurultay’dır. Kurultayın uyeleri Hakan, Yabgu ve Boy Beyleri’dir. Kurultay, yıilda iki kez toplanırdı. Burada devlet işsleri görüşülür, göçler organize edilir, devletle ilgili davalara bakılır ve savas ve barış kararları alınırdı. Bu kurumu Hakan denetlerdi. Bu kuruma Türklerdeki ilk meclis de denilebilinir.

    Hukuk kuralları yazili degildi ve Kurultay kararları, örfler ve adetlerden oluşurdu. Dinin yaptırım gücü yoktu. Önemli suçlar vatana ihanet, isyan, savaştan kaçma, cinayet işlemedir. Devlete karşı işlenen suçlara Kurultay, diğerlerine yargıçlar bakardı.

    Islamiyetin kabulünden sonra, Türk hukuk ve Devlet Yapısı :
    Karahanlılar Devletinde, Türklük ön plandaydı; hükümdarı Han, karar organı Kurultay idi. Karahanlılar, Islamiyet öncesi Türk hukuk düzenini devam ettirmişlerdir.
    Selçuklu Devletinde ülke, hükümdar ve ailesinin ortak malı idi ve hükümdarın adı Sultan idi. Sultan Mensur’dan başlayarak hükümdarlık Halife’den alınmaya baslanmıştır. Ayrıca devlet yönetiminde Vezirlik Kurumu oluşturulmuştur. Karar organı Divan’dır. Divanda devlet meseleleri görüşülür ve halkın sorunlarına çözümler aranırdı.

    Osmanlı Devleti’nde yönetim, merkeziyetçi, teokratik monarşi idi. Ülke hükümdar ve ailesinin ortak malıydı, ancak Fatih Sultan Mehmet zamanında çıkartılan Kanunname-i Ali Osman ile bu usul kaldırılmıştır. Hükümdara Sultan, Padişah, Hünkar, Han, Hakan, Bey, Gazi denilmiştir. Padişahların siyasi otoritelerinin yanısıra, Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren Halifelik kurumunun Osmanlı Hanedanı’na geçmesi ile dini otoriteleri vardı. Siyasi otoriteyi Sadrazam, dini otoriteyi Şeyh-ül Islam kullanırdı. Otorite, Kuruluş döneminde zayıfken, Yükselme Döneminde, özellikle Fatih Sultan Mehmet ile, mutlak hale gelmiştir. Padişahın mutlak gücü l9.yüzyılda ferman olarak yayımladığı Sened-i Ittifak, Tanzimat Fermanı ve Kanun-i Esasi ile kısıtlanmıştır. Ancak hiçbirinin denetlenme olanağı olmamış ve merkezi otoritenin gücünü yeniden kazandığı hallerde hükümsüz kalmışlardır.

    Osmanlı Devletinde, hükümdarlık babadan oğula geçmekteydi, ancak Sultan 1.Ahmet zamanında Vesaret Kuralı getirilmiştir. Osmanlı Devletinin karar organı, Divan’dır; kurucusu Orhan Gazi’dir. Fatih Sultan Mehmet’e kadar Padişah başkanlık etmiştir ama daha sonra Sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştır. Sultan 2.Mahmut zamanında kaldırılmıştır. Divanda devlet meseleleri görüşülür, halkın sorunlarına çcareler bulunurdu. Üyeleri Padişah, Sadrazam, Vezirler, Kazaskerler, Defterdar, Nişancı, Şeyh-ul Islam (l6.yy), Kaptan-ı Derya (l6.yy), Reus-ul Kuttab ve Yeniçeri Ağası’dir. Kazaskerler adalet, eğitim ve din işlerinden, Defterdar mali işlerden, Seyh-ul Islam ise din işslerinden sorumluydu; Kaptan-i Derya Donanma Komutanı, Yeniçeri Ağası Genelkurmay Başkanıydı.

    Iki çeşit hukuk Kuralı mevcuttu. Bunlar örfi ve şerri hukuk’lardı. Örfi hukuk gelenekler, örf ve adetler ve kanunnamelerden oluşuyordu. Şerri hukuk ise Islam Hukuku idi. Hukukta birlik yoktu. Müslümanlar icin Şeriat Mahkemesi, Gayrimüslümler icin Cemaat Mahkemesi, yabancı devletlerle çıkan anlaşmazlıkları çözümlemek için ise Kapitülasyon Mahkemesi vardı. l9.yüzyılda mahkemeler birleştirildi. Mahkemelere Kadılar başkanlık ederdi. Başkent Istanbul’du.

    Ülke yönetimi üc ana kısma ayrılmıştır. Bunlar Merkeze Bağlı Eyaletler, Özel yönetimli Eyaletler ve Bağlı Hükümet ve Beyliklerdir. Toprak yönetimi üç ana başlığa ayrılmıştır. Bunlar öşri topraklar, haraci topraklar ve miri topraklardır. Öşri Topraklar Müslüman halkın, Haraci Topraklar Gayrimüslimlerin topraklarıdır. Miri Topraklar, devletin mülkiyetinde bulunan topraklardır. Miri Toprak sahipleri devletin kiracısı durumundadır. Toplum yapısı ikiye ayrılmış durumdadır. Müslümanlar “Tebaa“, Gayrimüsluümler “Reaya” olarak adlandırılmıştır. l9.yüzyılda Sultan 2.Mahmut herkesi “Tebaa” ilan etmiştir.

    Osmanlı Devletinde ilk kez Padişah Otoritesinin kısıtlanması Sened-i Ittifak (1808) ile gerçekleşmiştir. Sened-i Ittifak, anayasal nitelikte bir belgedir. Padişah 2.Mahmut yetkilerinin bir kısmını Ayanlarla paylaşmıştır. Sultan 2.Mahmut dönemindeki bir başka önemli ferman ise Tanzimat Fermanı’dır. Tanzimat Fermanı ile yargı, vergi ve askerlik konularında düzenlemeler yapıldı, sınırlı özgürlükler verildi, Mecelle adında bir Medeni Kanun yapıldı.

    Bu dönemde yargı ikiye ayrıldı:
    Divan-ı Ahkam-ı Adliye ve Şurayı Devlet. Divan-ı Ahkam-ı Adliye bugunku Yargıtay, Şura-yı Devlet ise Danıştay görevini görüyordu. Divan kaldırıldı ve yerine Heyet-i Vukela getirildi ki, bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu niteliğinde bir kurumdu.

    Sultan 2.Abdülhamit zamanında Kanun-i Esasi (1876) hazırlandı ve yürürlüğe girdi. Bu bir ferman anayasadır. Bu Anayasa ile Yasama organı Meclis-i Umumi adında bir Meclis oldu. Bu Meclis kendi içinde Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan olarak ikiye ayrıldı. Heyet-i Ayan, Padişah tarafindan atanan, saygın kişilerden oluşuyordu ve ömürboyu görev yapıyorlardı. Heyet-i Mebusan ise her ellibin erkek nüfusa bir temsilci olarak dört yıl için genel oylama ile seçiliyorlardı.

    Osmanlı Devletinin l.Dünya Savaşında yıkılması ve Kurtuluş Savaşı sırasında Istanbul’daki Mebusan Meclisinin düşman tarafindan kapatılması sebebiyle, Mustafa Kemal Atatürk‘ün girişimleri ile Misak-i Milli sınırları içinden seçilmiş vekillerin katılımı ile 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) toplandı. Çabuk ve etkili kararların çıkabilmesi için Meclis Hükümeti Sistemi uygulandı. Meclis Başkanı ve aynı zamanda Devlet Başkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk seçildi.

    20 Ocak 1921 tarihinde ilk anayasamız ilan edildi. Teşkilat-i Esasiye adlı kanunun en önemli özelliği, “Milli Egemenlik” prensibine ülkemizde ilk kez yer vermesidir. Tasarının birinci maddesi “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” der. Kuvvetler birliği ilkesine dayanır. Kısa ve klasik hakları içermeyen bir anayasadır. O zamanki olağanüstü halin gerektirdiği şekilde oluşturulmuştur. Klasik temsil usulü benimsenmiştir.

    20 Nisan 1924 tarihinde Cumhuriyetin ilk anayasası ilan edildi. 1921 Anayasasında, eksik bırakılan Klasik Hak ve özgürlüklere bu anyasada yer verilmiş, Kuvvetler Ayrılığı prensibi getirilmiştir. Ayrıca Devlet Başkanlığı ve Basbakanlık Makamları oluşturulmuştur. Bu anayasa, Meclis Hükümeti Sisteminden Parlementer Sisteme geçişi sağlamıştır.

    1946 yılında Türkiye’de ilk demokratik seçimler yapılmış ve Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Türkiye’de 1960 ve 1980 yıllarında iki kez askeri darbe olmuş ve müteakiben birer kurucu anayasa niteliğinde olan 1961 ve 1982 Anayasaları hazırlanmıştır.
    Türklerde Hukuk Özet



    Alıntı Alıntı Mesaj Zamanı 10/04/2011, 16:16

  2. Sponsorlu Bağlantılar
  3. A. İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK
    1. Hukuk Anlayışı
    (Konu ile ilgili ek bilgi)
    İLK YAZILI KANUN Dünyanın ilk yazılı kanunu MÖ 2375 yılında Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapıldı. Bu kanunlar ile özel mülkiyet ve aile hukuku düzenlenmiş, kimsesizler ve güçsüzler korunmuştur. Sümer kanunlarından esinlenen Babil Kralı Hammurabi MÖ 1700'lerde daha sert kanunlar hazırlamıştır. Günümüz Avrupa Hukuku'nun temelini oluşturan Roma Dönemine ait 12 Levha Kanunları on kişilik bir komisyon tarafından MÖ 450'de hazırlandı.
    Hukuk, fertlerin bir arada barış ve güven ortamı içinde yaşamasını sağlamak amacıyla oluşturulan hak ve kanunların bütünüdür. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir hukuk sisteminin olmasına bağlıdır. Türk devletlerinde de bu anlayış doğrultusunda belirli kurallara göre halkın adil olarak yönetilmesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Tahta çıkan hükümdarın ilk icraat olarak hukuk kurallarını düzenleyip yürürlüğe koyması bu anlayışa güzel bir örnektir.
    Türklerde "töre" olarak adlandırılan hukuk kuralları, yazılı olmamasına rağmen nesilden nesile aktarılarak toplum ve devlet içine yerleşip farklı Türk devletlerinde de sürekliliğini devam ettirmiştir.
    Orhun Kitabeleri'nde "töre" kelimesi on bir yerde geçmekte, bunun altısında "il" ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer beş yerde de yine "il" ile alakası açıkça belirtilmektedir.
    Türk devletinin temeli töreye dayanmakta, devlet ve toplumun teşkilatlanması da töreye göre şekillendirilmekteydi. Devletin uzun süre varlığını devam ettirmesi için töreye uyulması gerektiği inancı hâkimdi.
    Türklerdeki töre hükümleri yenilikçi bir yapıya sahipti. Zamana ve çevre şartlarına göre devletin ve toplumun ihtiyacı göz önünde bulundurularak gerekli düzenlemeler yapılırdı. Bununla birlikte "adalet, iyilik, eşitlik ve insanlık" törenin değişmez hükümleriydi. Bu hükümler dışında gerektiğinde kurultay tarafından törede değişiklikler yapılırdı. Kağanın töre kurallarında değişiklik yapılmasını teklif etme yetkisi vardı. Ancak bu teklif kurultay tarafından kabul edilirse yürürlüğe girerdi.
    Kurultayı oluşturan üyeler arasında halkın da bulunması Türklerde yasama yetkisinin halk, kurultay (toy) ve kağan arasında paylaşıldığını göstermektedir.Yasama yetkisinin kullanımında kurultayın da önemli bir yeri vardır. Asya Hun Devleti'nde kurultayda yapılan görüşmelerde son kararın Mete Han'a ait olması buna örnektir.
    Türklerde kağan da dâhil olmak üzere herkes töre hükümlerine uymak zorundadır; töreye uymamak en büyük suç olarak görülmektedir.
    2. İlk Türk Devletlerinde Hukuki Yapı
    Türk tarihinde kurulan bütün Türk devletlerinin temel felsefesi, Tanrı buyruğuna göre tebaanın adaletli bir şekilde idare edilmesine dayanıyordu. Halkın maddi ve manevi açıdan refaha ulaşmasını amaç edinen bu anlayış beraberinde iyi bir adalet sistemini getirmiştir.
    İLK TÜRK DEVLETLERİNDE UYGULANAN CEZALAR
    • Dövme ve yaralama suçlarının cezası hayvanla ödenen tazminattan ibaretti.
    • At veya madenden yapılmış şeylerin çalınması karşılığında suçlu, çaldığı eşyanın sayı ve değerinin on mislini öderdi.
    • Ordudan kaçma, vatana ihanet, adam öldürme ve barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası idamdı.
    • Hayvan kaçıran hırsızın mallarına el konulur, aile fertlerinin hürriyetleri kısıtlanırdı.
    • Ciddi bir tehlike olmadan ok ve yay kullanmak yasaktı.
    • Hafif suçların işlenmesi karşılığında hapis cezası on günü aşmazdı.
    • Bir kişi karşısındakinin bir yerini kırarsa ceza olarak atını verirdi.
    Türk devletlerinde adalet sisteminin başında bulunan kağan, ölüm dâhil her türlü cezayı verirdi. Adli teşkilat, "yargu" adı verilen siyasi meselelerle ilgilenen yüksek mahkeme ile adi suçlara (hırsızlık, yalan vb.) bakan yerel mahkemelerden oluşurdu. Yarguya kağan, yerel mahkemelere ise yargan (yargucu) başkanlık ederdi.
    Türkler adaletin sağlanmasına büyük önem vermişler ve caydırıcı etkisi olan cezalar uygulamışlardı. Suçlar ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. İsyan, vatana ihanet, adam öldürme, barış zamanı kılıç çekme, bazı hırsızlık türleri (bağlı atı çalma gibi) ağır suçlardan kabul edilerek idamla cezalandırılırdı. Ayrıca suçluların mallarına devlet hazinesi adına el konulup diğer aile fertlerinin hürriyetleri de kısıtlanırdı. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ilk Türk devletlerinde cezalar bizzat suçu işleyen şahsa verilmekle birlikte bazen suçluların yakınlarına da ceza uygulanmıştır. Yazılı vesikalar, Köktürkler ve özellikle Uygurlarda ilerlemiş bir hukuk sisteminin olduğunu göstermektedir. Bu vesikaların bir kısmı; nüfus sayımı, eşya ve para karşılığında ödenen vergilerle ilgili kamu hukukuna aittir. Diğerleri ise vasiyetname, evlat edinme, evlilik ve boşanmayla ilgili aile hukukuna ait vesikalardır.
    "Oguş" kavramıyla ifade edilen aile müessesesi Türklerde büyük öneme sahipti. Evlenme birbirine denk kimseler arasında olur, aile, törenle yapılan bir evlilik ile kurulurdu. Çocuklar babanın velayeti altındaydı. Eski Türk hukukunda eşler arasında mal ayrılığı anlayışı geçerli olduğundan, kadın kendi mal varlığı üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilirdi. Boşanma genellikle kadın ve erkeğin karşılıklı rızası ile gerçekleşirdi. Miras hukukunda ilke olarak bütün çocuklar anne ve babalarının mirasından hisse alırdı. Fakat babası hayattayken babasından mal alarak evlenmiş erkek çocuklarla babasından çeyiz alarak evlenmiş kız çocuklarının anne ve babalarının mirasından pay alamayacakları esası kabul edilmişti.
    Uygurlar Döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle ticaretin gelişmesi, özellikle borçlar ve eşya hukuku alanında yenilikleri zorunlu hâle getirmiştir. Mal edinme, satış sözleşmesi, malı ve eşyayı kiraya verme, parayı faize verme, ortaklık kurumu, evlatlık verme, iş sözleşmesi, köle satışı, vakıfname, vasiyetname, ipotek senedi gibi hukuki işlemler bu dönemde başlamıştır. Hukuki belgeler belli bir usule göre düzenlenmiştir. Sözleşmelerde ilk olarak akdin tarihi yazılmıştır. Sırasıyla sözleşmeyi yapanların isimleri, anlaşmanın yapılma sebebi ve konusu belirtilmiştir. Borç oluşturan akitlerde borcun niteliği, miktarı, ödeme usul ve şartları; faiz ile borç alındığı takdirde faizin miktarı ve ödeme zamanı, borçlu bulunamadığı zaman kefil olacak kişinin belirlenmesi gibi önemli konuların da yer aldığı görülmektedir.
    Türkler, uluslararası hukuk alanında yapılan anlaşmalara uyulduğu sürece komşularına ve sınırlarına karşı saygılıydılar. Yabancı devlet elçilerinin dokunulmazlığı vardı. Savaşta "aman dileyene" kılıç çekilmezdi. Savaş ganimetini dağıtma konusunda da adaletliydiler. Bütün bu bilgiler Türklerde adalet anlayışının çağdaşlarına göre çok ileri ve medeni olduğunu göstermektedir.
    B. TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUK
    Türk-lslam devletlerinde de ilk Türk devletlerinde olduğu gibi adaleti devletin temeli sayan bir hukuk anlayışı hâkimdi. Bu anlayışta kanun gücü, her şeyin üzerinde tutulmaktaydı. Ayrıca doğru kanunlar yapmak ve onu adaletle uygulamak ve haksızlık yapan kim olursa olsun, eşit muameleyi terk etmeme anlayışı esastı.
    1. Türk-islam Devletlerinde Hukuk Sisteminin Gelişimi
    Selçuklularda Hukuk Sisteminin Dayanakları
    • Köktürk, Uygur ve Akhun gelenekleri,

    • İslamiyet'e girişle birlikte Karahanlılar ve Gaznelilerle beraber Abbasilerden alınan uygulamalar,

    •İmparatorluğun asıl kurucusu olan Oğuzların kabile gelenekleridir

    Türklerin islamiyet'i kabul etmeleriyle hukuk sistemlerinde de değişiklikler olmuştur. Toplum ve devlet hayatında etkili olan törenin yanında şeri hukuk da uygulanmaya başlamıştır. Şeri hukuk, islam hukuku kaynaklarına (Kur'an, sünnet, icma, kıyas) dayanan ortak görüşlerden oluşmuş olup devlet yönetiminde ve sosyal hayatta etkisini göstermiştir.
    Diğer taraftan Türk-lslam devletlerinde, fethedilen topraklardaki yerel halkın örf ve adetleri de dikkate alınarak şeri hükümlere aykırı olmamak üzere yeni kanunlar yapılması örfi hukukun gelişmesini sağlamıştır.
    Devlet başkanları kamu zarureti ve geleneklere uyma düşüncesi ile şeri hükümlerin karşı çıkmadığı konularda, kanun çıkarma yetkisini kazanmıştır, örneğin Melikşah Döneminde büyük hukukçulardan oluşan bir heyet toplanarak medeni hukuka ait tartışmalı konular hakkında açık ve kesin hükümleri olan kanunlar yapmış, bu kanunlar ülke genelinde uygulanmıştır. Türk-lslam hukukunda Karahanlılarla başlayan bu geçiş dönemi Selçuklularla en gelişmiş hâline ulaşmıştır.
    Cengiz Han, Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerini egemenliği altına alarak 1206'da cihan imparatorluğu kurmuştur. Onun zamanında, Moğolların hukuk ve askerlik işlerini düzenlemek amacıyla Uygurca yazılan ve kaynağını Türk töresinden alan Cengiz Yasası oluşturulmuştur. Bu yasalara "Yasaname-i Büzürg" adı verilmiştir. Daha sonra yasalar Cengiz'in Müslüman halefleri tarafından yazılan kanunlarla geliştirilmiştir. Hükümdarın sadece kendi iradesi ile koyduğu kanunlar, İlhanlılardan sonra gerek Osmanlılar gerekse Doğu Anadolu ve İran'da kurulmuş olan Türkmen devletlerinde yasa veya yasakname adı altında toplanmıştır.
    CENGİZ YASALARI
    Cengiz Han her suça bir ceza koydu. Moğolların kendilerine ait yazıları olmadığı için Uygur yazısının öğrenilmesini emretti. İsteği üzerine yasalar yazılı hâle getirildi. Bu yasanın bazı hükümleri şöyledir:
    • Kim bilerek yalan söyler veya sihirbazlıkla uğraşır veya bir başkasını gözetler veya kavga eden iki kişinin birinden yana kavgaya karışırsa ölümle cezalandırılır.
    • Kadınlar, erkekler savaşta iken bunların iş ve vazifelerini üzerlerine almak mecburiyetindedirler.
    • Bir kimse öldüğü zaman mirası, yakını varsa ona, yoksa yanında çalışanlara verilirdi.
    Moğollar, çok kıymetli dahi olsa bir ölünün malını hazineye koymazlardı. İnsanlar dinine göre ayırt edilmez, biri diğerine üstün tutulmazdı. Hangi dinden olursa olsun âlim ve zahitlere iyi davranırlardı.
    Ülke büyüdükçe haberleşme ve ulaşım zorluklarını önlemek için menziller kuruldu. Buralardan çalınan eşyalar için ağır cezai hükümler kondu. Menzilhanedeki demirbaşlar her yıl sayılır, eksik varsa o bölgede oturan halktan alınırdı. İdare altındaki şehirlerin nüfusu sayılır. Buradaki insanlar onlara, yüzlere, binlere ayrılır. Her birinin başına onbaşı, yüzbaşı ve binbaşı tayin edilirdi. Bu şekilde hem askerî hem de menzilhanelerin hizmetleri yerine getirilirdi.
    2. Türk-lslam Devletlerinde Hukuki Yapı
    Türk-lslam devletlerinde adli teşkilat, şeri ve örfi yargı olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Şeri yargı; aile, miras, ölüm ve ticaret konularıyla ilgilenirdi. Şeri davalara kadılar bakardı. Hayır işleri ve vakıfların idaresi gibi görevleri de bulunan kadıların verdikleri kararlara itiraz edilirse dava ikinci kez Divan-ı Mezalim'de görüşülürdü. Kadılar, aynı zamanda bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisiydiler.
    Hükümdar tarafından ataması yapılan kadıların başı "kadi'lkudat",Kadıların tayin ve denetimini yapardı.Haklarında detaylı araştırma yapıldıktan sonra atanan kadılar, hukuk alanında uzman, kültürlü ve halk tarafından güvenilir kişiler olmalıydı. Kadılar, rütbelerine ve hayat standartlarına uygun maaş alırdı.

    SİYASETNAME
    Vezir Nizamülmülk, kadılık görevinin mühim ve nazik olduğunu belirtmektedir. Ona göre, Müslümanların canları ve malları kadıların elindedir. Nizamülmülk, memurların kadıyı desteklemelerini ve onun saraydaki ihtişamını muhafaza etmelerini, herhangi bir kimsenin güçlük çıkarıp mahkemeye gelmemesi hâlinde, ne kadar yüksek makam sahibi olursa olsun, onun zorla mahkemeye getirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
    Örfi hukuk genel olarak; yönetim, askerî ve mali hukuku ilgilendiren konuları kapsardı. Başında Emir-i Dad'ın bulunduğu örfi mahkemelerin ağır siyasi suçlar için verdiği kararlar, sultanın başkanlığındaki özel mahkemede hükme bağlanırdı. Türkiye Selçuklularında örfi yargıya "darü'l-adl" (adalet evi) adı verilirdi.
    Ordu mensuplarının davalarına ise kadıasker bakmaktaydı. Türkiye Selçuklularında bu görevi "kadıleşker" yürütmüştür. Kadılara, görevlerinde ve aldıkları kararlarda herhangi bir baskı yapılmazdı. Bu durum yargı bağımsızlığına önem verildiğini göstermektedir.
    Anadolu'da kurulan beyliklerin adli teşkilatlanması daha dar kapsamlı olmasına rağmen, Selçuklu adalet sistemine göre işlerdi.
    Divan-ı Mezalim, Türk-islam devletlerinde adli teşkilatın temel organlarından biriydi. "Yasama, yürütme ve yargı" görevlerinin yanı sıra "idari, dinî ve mali" alandaki görevleri de yerine getirirdi. Divan-ı Mezalimde kadıların kararlarına yapılan itirazlar görüşülürdü. Siyasi suçlular ve devlet düzenini bozanlarla birlikte yüce divan sıfatıyla şikâyetçi olunan devlet memurları da burada yargılanırdı. Sultanın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanır, sultan olmadığı zaman vezir başkanlık ederdi.
    Divan-ı Mezalim, Müslüman Türk devletlerinde değişik isimler almakla birlikte, işlevlerini birbirine yakın şekilde devam ettirmiştir. Yargılama idari ve adli yargı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Mahkemede kararlar seri ve örfi hukuka göre alınırdı.
    Türk-lslam devletlerinde sınırların genişlemesi taşrada haksızlığa uğrayanların merkeze gelerek şikâyetlerini bildirmelerini zorlaştırıyordu. Bu nedenle buralarda da merkezdekine uygun bir modelde Divan-ı Mezalim oluşturuldu. Divan-ı Mezalim, o dönemde hukuk devleti anlayışının yerleşmesini sağladı.
    C. OSMANLI DEVLETİ'NDE HUKUK
    1. Klasik Dönemde Osmanlı Hukuku
    OSMANLI HUKUKUNUN GELİŞİMİ
    Osmanlı Devleti hukuk alanında kendisinden önceki Türk-İslam devletleri gibi İslam hukukunu esas almıştır. Ancak bu hukukun açıklık getirmediği devlet yönetimi gibi bazı konularda gerekli düzenlemeler yapılarak "örfi hukuk"a göre hareket edilmiştir.
    Osmanlı hukukunun oluşumunda İslam hukuku ve örfi hukukun yanı sıra fethedilen yerlerin mevcut hukuku da etkili olmuştur. Bir bölgenin yönetiminde meydana gelecek köklü değişiklikler halkın yaşantısı ile vergi gelirlerini olumsuz etkileyeceğinden fethedilen yerlerin mevcut yasaları ve örfleri büyük ölçüde muhafaza edilirdi. Sadece Osmanlı hukukuyla uyuşmayan uygulamalar değiştirilir; vergi, yönetim, askerlik ve adalet ile ilgili düzenlemeler ise örfi kurallar esas alınarak gerçekleştirilirdi.
    Osmanlı Devleti'nde kapsamlı şekilde kanunları düzenleme çalışmaları Fatih Sultan Mehmet zamanında gerçekleştirilmiştir. Fatih, merkezî otoriteyi kuvvetli tutmak için devlet teşkilatında ve mevcut kanunlarda yenilikler yaparak örfi hukuku ön plana çıkarmıştır. Bu kanunlar olgunlaştırılmış, yukarıdaki metinde görüldüğü üzere sonraki dönemlerde yaygın şekilde uygulanmıştır. Böylelikle Osmanlı kanunları, kendine has özellikleriyle yerleşip süreklilik kazanmıştır.
    Kanunnameler, daha düzenli bir yargı mekanizması oluşturmak amacıyla şeyhülislamın fetvasına dayandırılırdı. Divan görüşmeleri sonucunda hazırlanan ve nişancılar tarafından kaleme alınan kanunlar sadrazam başkanlığındaki divan üyeleri tarafından padişaha arz edilirdi. Padişahın onayladığı kanunlar nişancı tarafından "mühimme defteri"ne kaydedilirdi. Padişahın tuğrasının çekilmesinden sonra resmiyet kazanan ferman, hüküm, kanunname vb. uygulanmak üzere ait olduğu beylerbeyi, sancakbeyi veya kadılara gönderilir, böylece yürürlüğe girerdi.
    Osmanlı kanunnameleri düzenlenişi, içeriği, uygulama alanı vb. özelliklerine göre farklılıklar arz eder. Kanunnamelerin çeşitliliği ve yasal düzenlemelerin çokluğu Osmanlı hukuk sisteminin gelişmişliğini göstermektedir.
    KANUNNAMELER/ İÇERİĞİ

    1. UMUMİ KANUNNAMELER
    A) Kanunname-i Âli Osmani :Ceza, tımar nizamı, sipahi, reaya, mali vergiler vb. konulara
    ait hükümleri içermektedir. Fatih Döneminde başlayan bu kanunnameler Tanzimat Dönemine kadar yürürlükte kalmıştır.
    B) Teşkilat Kanunnameleri: Devletin idare organları, protokol esasları, padişahlara ait merasimler ile devlet memurlarının idari suçları ve unvanlarına ait hükümleri içermektedir.
    2. HUSUSİ KANUNNAMELER
    A) özel Askerî Gruplara Ait Kanunnameler Kapıkulu, eyalet askerleri, donanma ve yardımcı kuvvetlerle ilgilidir.
    B) İktisadi Gruplara Ait Özel Kanunnameler Madenci, pazar yerleri, çiftçilere ve esnaflara yönelik hazırlanmıştır.
    C) Sosyal Gruplara Ait Hususi Kanunnameler Savaş esiri olarak alınıp sonra da "haslarda istihdam edilen ve ilmiye sınıfı ile ilgili kanunnameler bu gruba girmektedir.
    3. FERMAN, BERAT VE YASAKNAME TARZINDAKİ KANUN HÜKÜMLERİ
    A) Fermanlar Padişahın herhangi bir konuda tuğra veya nişanını taşıyan yazılı emridir.
    B) Beratlar Osmanlı Devleti'nde bir göreve atanan, aylık bağlanan; san, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğudur.
    C) Yasaknameler İdari, askerî ve mali konularla ilgili kuralların çiğnenmesi hâlinde uygulanacak cezaları ihtiva etmektedir. Yasaknameler, madenler ve tuzlaların işletmeleri, para dolaşımı, gümrüklerin düzeniyle de ilgilidir.
    4. SANCAK KANUNNAMELERİ
    Kanunname-i Âli Osmani'ye ait hükümlerin eyalet ve sancaklara uyarlanmış hâlidir. Her bir sancağın özel durumu ve yerel şartları dikkate alınır, örneğin toprak vergisi, arazinin verimlilik durumuna göre "onda birden sıfıra kadar derecelendirilerek" alınır.
    5. MİRÎ ARAZİ VE TIMAR NİZAMINA AİT KANUNLAR
    Devlet hazinesi (mirî)ne ait arazinin kullanımı ve niteliğiyle ilgili bütün hükümler bu kanunlarla düzenlenir.
    6. ADALETNAMELER
    Devlet memurlarının görevlerini kötüye kullanmaları ve kanunlara aykırı hareket etmeleri durumunda, halkı zulme karşı korumak amacıyla yayınlanmıştır. Kadı, beylerbeyi ve sancak beylerine hitaben yazılan adaletnamelerin halka duyurulması şarttır.
    a. Osmanlı Devletinde Hukuki Yapı

    Osmanlı Devleti'nde, devletin ve toplumun var olabilmesi "adalet" kavramıyla eş değer tutulmuştur. Adalete büyük önem veren Osmanlı Devleti bunu gerçekleştirmek için ilk dönemden itibaren adli teşkilatını kurmuştur. Osman Bey'in ilk tayin ettiği iki memurdan birisi kadıdır. Kadıları yetiştirecek bir kurum henüz mevcut olmadığından, ilk Osmanlı kadıları, Iran, Suriye, Mısır ve Anadolu beyliklerinden getirilmiştir. Sonradan fethedilen her idare merkezine bir kadı tayin edilmiştir. Örfi davalara bakacak özel görevli mahkemeler mevcut olmadığı için şeri ve örfi bütün davalar, şeri mahkemelerde çözüme kavuşturulmuştur.
    Osmanlı Devleti'nde, mahkemelerde hâkimlik yapan, aynı zamanda idari bazı görevleri de yürüten kişi kadı idi. Medrese eğitimi alan kadılar derecelerine göre atanırlardı. Anadolu'daki kazalarda görev yapan kadıları Anadolu Kadıaskeri, Rumeli tarafında görev yapanları ise Rumeli Kadıaskeri tayin ederdi.
    OSMANLIDA KADI
    Kadılar, yetki açısından birbirlerine eşit olsalar da unvan bakımından aralarında derece sıralaması vardı. Derecelerine göre maaş alırlardı. Buna göre kadılığın en yüksek derecesi "taht kadılarıydı.Bursa,Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Devleti'nin kendisine merkez kabul ettiği yerlerin kadılıkları bunlardandı.Taht kadılarından bir derece aşağısı "mevleviyet kadılarıydı. Kaza kadılıklarının en yüksek dereceli olanları sancaklara tayin edilirdi.Bir kadılığa birkaç kişi talip çıkarsa aralarında imtihan yoluna gidilirdi.
    OSMANLIDA KADILIK TEŞKİLATI
    Taht Kadılıkları Eyalet Kadılıkları Sancak Kadılıkları Kaza Kadılıkları Nahiye Kadılıkları

    Davalar, şikâyetçilerin mahkemeye müracaatı ile açılırdı. Şikâyetin kabul edilmesi ile naib tarafından ilk soruşturma yapılır ve sonuç kadıya bildirilirdi. Yargılama; davacı, davalı ve bunların şahitlerinin bulunduğu ortamda açık yapılırdı. Kadı tarafından verilen karar, gerekçesiyle birlikte davacı ve davalıya yazılı olarak bildirilip mahkeme kararının bir nüshası mahkeme siciline kaydedilirdi. Dava ile ilgili yeni bir delil gösterildiği takdirde daha önce verilen karar değiştirilebilirdi.
    Divanıhümayun Osmanlı Devleti'nin en yüksek yargı organıydı. Ülkedeki tüm yargı örgütünü denetleme yetkisi vardı. Divan bu yetkisini halktan gelen şikâyetler ya da kendi gönderdiği mehayif (gezici) müfettişleri aracılığı ile doğrudan kullanmaktaydı. Valiler, askerî görevliler, kadılar ve vakıf yöneticilerinin uygulamalarından şikâyetçi olanlar, mahallî kadı tarafından hakkında yanlış hüküm verildiğine inananlar dil, din, ırk ve sınıf farkı gözetilmeksizin doğrudan divana başvurabilirlerdi. Şikâyetler yazılı ya da sözlü olarak yapılabilirdi.
    Bununla birlikte genellikle mahkeme kararına itiraz edenlerin Divanıhümayun'a başvurduğu tespit edilmiştir.
    Divanıhümayun'da çalışmalar tam bir uyum içinde yürütülürdü. Uzmanlık gerektiren durumlarda, yetkili kişinin düşüncelerine saygı gösterilir, davaların sağlıklı neticelenmesi için veziriazam da dahil olmak üzere karara karışılmazdı.
    Yapılan ititrazlarda örfi ve şeri hukuk davaları farklı divan üyeleri tarafından karara bağlanırdı. Örfi hukuku ilgilendiren şikâyetlere nişancının bilgisinden yararlanan veziriazam; şeri hukuk alanına girenleri ise kadıasker denetlerdi. Yargı kararında haksızlık yoksa hüküm hemen yerine getirilirdi. Hukuka uygun olmayan durumlarda kadının yargı kararı iptal edilirdi. Mahkeme kararının bozulmasından sonra kadıasker yeni bir hüküm verir ya da kadının davaya yeniden bakmasını isterdi. Kadının verdiği kararlarda haksızlık çok büyük ise görevinden alınır ve başka bir kişi görevlendirilirdi.
    Divanıhümayun'da verilen kararlar "arz" yoluyla padişaha bilgi verildikten sonra kesinleşirdi. Padişahlar da adaletin sağlanması için yargı kararlarına müdahale etmezlerdi.
    b- Osmanlı Hukukunda Meydana Gelen Değişmeler
    Sultan II. Mahmut'un tahtta çıktığı dönemde ayanlar oldukça güçlenmişti. Dönemin Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın da desteğiyle II. Mahmut padişah oldu. Sultan II. Mahmut, kendisinin tahtta çıkmasında etkili olan Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Alemdar Mustafa Paşa, Anadolu ve Rumeli ayanlarını İstanbul'da topladı ve "Senedi İttifak" adı verilen bir sözleşme imzalandı.
    Böylece :
    • İlk defa padişah ayanların varlığını istemeyerek de olsa resmen kabul etmiş,
    • Padişahın otoritesi sınırlandırılmış,
    • Mahalli otoritelerin varlığı yasallaşmış oldu.
    II. Mahmut bu gelişmelere karşı bir süre sonra merkezî otoritenin gücünü etkisiz hâle getirmek isteyen yerel otoriteleri ortadan kaldırarak ülkedeki birlik ve düzeni sağladı.
    Sultan II. Mahmut Dönemindeki hukuki düzenlemeler Tanzimat Dönemine zemin hazırlamıştır. Batılı anlamda "medeni hukuk" kavramı hukuk sistemimize bu dönemde girmiştir. İmparatorlukta Müslüman olmayan halkı ifade etmek için kullanılan "reaya" tabiri terk edilmiştir.
    II. Mahmut, Avrupa'da yaygınlaşan ve geniş kitleler tarafından benimsenen "eşit vatandaşlık" anlayışının devlette egemen olması için "müsadere"yi kaldırmıştı. 1838'de her rütbe ve mevkideki memurun belli suçlarına belli cezalar verilmesini öngören ceza kanunnamesi çıkarılmıştı, ilk kez bu kanunlarda rüşvet ile ilgili hükümler yer almıştı. Yeni ceza kanununa göre, artık memurlar "kısas" ve "had" cezaları dışında ölümle de cezalandırılamayacaktı. Böylece "Kanunsuz suç ve ceza olmaz." ilkesi Osmanlı hukuk sistemine girmiştir.
    II. Mahmut Döneminde, adalet işlerine bakmak üzere "Nezaret-i Deavi" (Adalet Bakanlığı) kuruldu. Bakanlığın bünyesinde değişik kurullar oluşturulmuş, bu kurullar memurları denetlemek, devlet ile kişi arasındaki uyuşmazlıkları çözmek, kendilerine gönderilen sorunları inceleyerek rapor hazırlamakla görevlendirilmiştir. Bütün bu gelişmeler, modern hukuk anlayışının benimsendiğini de göstermektedir.
    Osmanlı Devleti'nde var olan kanunlar XIX. yüzyıla gelindiğinde, değişen şartlar karşısında yetersiz kaldı. Yürürlükteki kanunların bıraktığı boşluklar, bir yanda mevcut kanunların ıslahıyla diğer yandan da Batı'dan esinlenilerek oluşturulan yeni kanunlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Bu tür çalışmaların dönüm noktası Tanzimat olmuş, modern anlamda kanunlaştırma hareketleri bu dönemde hukuk alanındaki yeniliklerle başlamıştır.

    2. Tanzimat Döneminde Osmanlı Hukuku
    TANZİMAT FERMANI'NDAN...
    Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.
    Askerlik vatan hizmeti hâline getirilecek, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır.
    Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır.
    Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacaktır.
    Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacaktır.
    Rüşvet ve iltimas önlenecektir.
    MÜSADERE USULÜ
    Müsadere, yasak edilen bir şeyin kanun gereği elden alınması veya suçlu görülen bir kimsenin malının devlet tarafından zapt edilmesi anlamına gelmektedir.
    Osmanlı Devleti, adaleti tesis etme sırasında suç işleyenlere karşı caydırıcı bir unsur olması düşüncesiyle müsadereyi uygulamıştır.Müsadere daha çok; ceza, emniyet tedbiri ve yapılan zararı ödetmede kullanılmıştır.
    Dünyanın farklı coğrafyalarında yer alan devletler, Orta Çağda genel olarak tebaaları ile ilişkilerinde dinî sınıflandırmayı esas almıştı. Avrupa'daki derebeylik sisteminde, sınıflara göre değişen faklı kanunlar vardı. Osmanlı Devleti'nde ise Türklerde var olan adalet anlayışı gereği, kadı önünde Müslümanlarla zimmilere aynı kanun uygulanıyordu. Osmanlı Devleti, gayrimüslim tebaaya tanıdığı din ve vicdan hürriyeti bakımından çağdaşları arasında en önde gelen devletti. II. Mahmut Dönemindeki düzenlemelerle Osmanlı toplumunda, gelişen "devlet- vatandaş"İlişkisi doğal olarak "vatandaşlık bağı"nın oluşmasını sağlamıştı.Bu anlayış Tanzimat Döneminde de devam ettirilerek hukuk alanındaki ıslahatlara temel Teşkil etmiştir.
    Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesinden sonra öncelikle kanunlar hazırlanarak yürürlüğe konulmuş, Ferman'la kanun üstünlüğünün esas alınacağı bildirilmiştir. Hukuk belli kurallara göre düzenlenerek kanunlaştırma kavramı ortaya çıkmıştır, idari alanda tüm sivil ve askerî görevlerin bir kişide toplanmasına son verilmiş, devlet görevleri ayrıma tabi tutulmuştur.
    Tanzimat Fermanı'yla padişahın yasama ve yargı yetkileri sınırlandırılarak her türlü yargılama yetkisi mahkemelere verilmişti. Mahkemeler herkese açık tutulmuş, yargıdaki aksaklıklar giderilerek adil yargılamaya özen gösterilmiştir. Ferman'dan Osmanlı vatandaşlarının hepsinin yararlanması öngörülmüş Müslümanların hukuki ayrıcalığı sona ermiştir. Şeri hukuk yanında Batılı tarzda düzenlenen yeni kanunlar hukuk birliğini daha da parçalamıştır.
    Tanzimat Dönemindeki gelişmelerle yönetilenler lehine hukuki düzenlemeler yapılmış ve halkın eşit olduğu kabul edilmiştir. Fermanla kanun önünde bütün tebaanın mal, can ve namus emniyeti güvence altına alınmıştır.
    1856'da ilan edilen Islahat Fermanı, hukuki açıdan Tanzimat Fermanı'yla benzerlik göstermektedir. Bu fermanla gayrimüslimlerin (zımmiler) haklarının genişletilerek kanuni güvence altına alınması ve onların Müslümanlarla eşit tutulması amaçlanmıştır. Bu bakımdan, fermanda yer alan ilkeler Tanzimat Fermanı'nı olumlu bir biçimde tamamlamaktadır. Fakat gayrimüslimlere ve yabancılara yargılama bakımından tanınan ayrıcalıklar, hukuk birliğini bozucu niteliktedir.

    Bu dönemde Rusya'daki Yahudiler ve Katoliklerin temel hak ve hürriyetleri Osmanlı Devleti'ndeki azınlıklara göre son derece kısıtlıydı. Avusturya, Osmanlıdakine benzer eşit hakları kendi ülkesi için tehlikeli buluyordu. Fransızlar ise Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlıklardan sadece Katoliklerin hakları ile ilgileniyordu. İngilizler ise bu konuda daha samimi görünse de sömürgelerindeki yerli halklara bu tür hakları tanımamışlardı.
    ISLAHAT FERMANI ÖNCESİ ZİMMİLERİN HAKLARI
    • Zimmilerin mülk edinme ve seyahat etme hakkı vardı.
    • Mabetlerinin işleyişi, yönetimi, gelir ve giderlerinin kontrolü din adamlarına bırakılmıştı.
    • Zimmiler ferdî ve toplu ibadetlerini serbestçe yapma hakkına sahipti.
    • Osmanlı Devleti'nde zimmileri zorla Müslümanlaştırma yasaktı.
    • Zimmiler, aile hukukuyla ilgili meselelerini kendi din adamlarının nezaretinde çözüyorlardı.
    • Çocuklarının eğitim öğretimlerini kendi dinlerinin gerektirdiği şekilde yapıyorlardı.
    • Zimmilerin hakları Osmanlı Devleti'nin koruması altındaydı.
    ISLAHAT FERMANI İLE ZİMMİLERİN ELDE ETTİĞİ HAKLAR
    Zimmilere tanınmış eski haklar aynen devam etmektedir.
    Tanzimat Fermanı'ndaki ilkeler her din ve mezhepteki vatandaşlara uygulanacaktır.
    Zimmilerin kendi işlerini görebilmeleri için her cemaat bir kurul seçecektir.
    Zimmiler devlet hizmetine alınacaklar, askerî veya sivil okullara da kabul edilecektir.
    Ticaret ve ceza davalarında eğer iki taraftan biri Müslüman ve biri zimmi, a da bir taraf zimmi ve öbür taraf yabancı ülke vatandaşı ise yargılama, karma mahkemeler önünde ve açıktan yapılacaktır.
    Tanzimat Döneminde Osmanlı yargı teşkilatında önemli değişiklikler olmuş, yeni mahkemeler kurulmuştur. Bu dönemde yapılan hukuk reformunda özellikle Müslümanlarla gayrimüslimlerin kanun önünde eşit tutulma ilkesi etkili olmuştur.
    OSMANLI DEVLETINDE MAHKEMELER
    Müslümanlar arasındaki bütün davalara, gayrimüslimlerin sadece kamu hukuku alanındaki anlaşmazlıklarına, Osmanlı tebaası ile yabancı devletlerin tebaası arasındaki davalara bakardı.
    Müslümanların evlenme, boşanma ve miras hukuku ile ilgili davalara bakacak şekilde yetkileri daraltılmıştır.
    Gayrimüslimlerin davalarına Cemaat mahkemelerinde kendi dinlerinin hukuk kurallarına göre bakılırdı. Bu mahkemelerin yönetimi o dinin cemaat teşkilatı tarafından yürütürdü.Tanzimat Fermanı öncesindeki hak ve yetkilerini devam ettirmiştir.
    KONSOLOSLUK Kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletlerin, kendi vatandaşları arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmekle görevliydi. Konsolosluk mahkemeleri, Kanuni'nin Fransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla birlikte kurulmuştu.
    KONSOLOSLUK Tanzimat Fermanı öncesindeki hak ve yetkilerini devam ettirmiştir.
    NİZAMİYE 1869'da Müslümanların ve gayrimüslimlerin davalarına bakmak için kurulmuştur. Başkanı kadı olup üyeleri Müslüman ve gayrimüslimlerden meydana gelmiştir. Hukuk ve cinayet davalarıyla ticaret mahkemelerinin yetkileri dışında kalan davalara bakardı.
    Osmanlılar ile yabancı ülkelerin vatandaşları arasındaki ticari anlaşmazlıkları çözmekle görevlidir. 1847'de yabancı üyelerin de katılmasıyla Karma Ticaret Mahkemesi adını almıştır.
    TİCARET MAHKEMELERİ Müslüman tüccarlarla yabancılar arasında meydana gelen ticari davaların büyük bir kısmını, tercüman kullanma imkânına sahip oldukları için yabancı tüccarlar kazanmıştır. Müslümanlar ise bu konuda uzman vekiller bulamamışlardır.
    Tanzimat Döneminde çok farklı mahkeme türleri faaliyetteydi. Her mahkemenin kendi ilkeleri ve alt örgütleri vardı. Bu karmaşık yapı pek çok sorunun çıkmasına sebep oluyordu. Yeni kurulan mahkemelerde görev yapacak yeterli eleman bulunamadığından istenilen netice elde edilememiştir. Tanzimat Döneminde ceza, ticaret, deniz ticareti, arazi ve vatandaşlık kanunları kabul edilmiştir. Ayrıca o güne kadar Osmanlıda bulunmayan avukatlık, savcılık, noterlik gibi müesseselerde Batı örnek alınmıştır.
    CERİDE-I MAHÂKİM Osmanlı tebaasının, şikâyetlerini Divanıhümayun'a bildirmesi konusunda
    imparatorluğun geniş coğrafyaya sahip olması bazı zorlukları beraberinde getirmişti. Tanzimatın ilanı ile hukuk sisteminde yapılan düzenlemeler, adalet dağıtma fonksiyonunu daha uygulanır hâle getirmiştir. Reform gayretleri içinde 21 Nisan 1873'te padişah iradesiyle "Ceride-i Mahâkim" adıyla yeni bir gazete çıkartılmaya başlanmıştır. Gazetenin amacı mahkemelere ait kanunları ve yargı kararlarını yayınlamaktı. Ceride-i Mahâkim'in yayınlanışı, modernleşme çabaları içerisinde, hukuk devleti olma yolunda atılmış önemli adımlardan birisidir. 6 Ekim 1901'den sonra, ismi "Ceride-yi Mahâkim-i Adliyye"ye çevrilmiş, süreç içerisinde isminde değişiklikler yapılarak "Ceride-yi Adliye" adıyla 1928'e kadar varlığını sürdürmüştür.
    Osmanlı Devleti, meşrutiyet yönetimine kanunuesasiyj ilan ederek geçti. Devlet yönetimi yeniden yapılandırıldı. Türk tarihinde ilk defa anayasal sisteme geçildi. Buna göre halkın seçtiği temsilcilerden oluşan parlamento, padişahın yetkilerinden bir kısmına ortak oldu. I. Meşrutiyet yönetimine 1878'de padişah tarafından son verildi.
    Kanunuesasi ile vatandaşların temel hak ve özgürlükleri anayasal güvence altına alındı. Kanun önünde eşitlik, kamu hizmetine girme, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı Osmanlı tebaasına tanınan temel hak ve özgürlüklerin başlıcalarıydı.
    Meşrutiyet Döneminde hukuk alanında atılan en önemli adımlardan biri de Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'nin hazırlanmasıdır. 1868-1878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki ilmî bir heyet tarafından, islam hukukuna bağlı kalınarak hazırlanan Mecelle, şeri mahkemelerde 1877-1926 yılları arasında hukuki kaynak olarak kullanılmıştır. Bu kanun, medeni konuları (şahıs, aile ve miras) içermektedir. Mecelle, adliyede hukuk birliğinin temelini de atmıştır.
    Meşrutiyet yanlılarının çalışmaları sonucu 1908'de meşrutiyet yönetimine ikinci kez geçildi. 1909'da kanunuesaside bazı değişiklikler yapıldı. Osmanlı Devleti'nin geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluş, görev ve yetkilerinde önemli değişmeler oldu. Hak ve özgürlüklerin sınırları genişletildi. Padişahın mutlak otoritesi sınırlandırıldı. Yeni hazırlanan anayasa ile padişah, anayasayı uygulayacağına, devletin ve milletin haklarını koruyacağına yemin edecekti.
    1909'da kanunuesaside yasama organının oluşumunda bir değişiklik yapılmadı. Padişahtan izin almadan kanun çıkarma yetkisi kazanan parlamento, devletin en güçlü organı hâline geldi. Mebuslar Meclisi padişahın iznini almaksızın kanun teklifi getirebilecekti. Böylece yasama, padişahın tekelinden çıkmış, milletin temsilcilerinden oluşan meclisin görevleri arasına girmişti. Meclisin kabul etmiş olduğu kanunlara karşı, padişah 1876 Anayasası'nda olduğu gibi mutlak veto yetkisine sahip değildi.
    1. Meşrutiyet Anayasası
    . Vatandaşlık hakkı, kişi hürriyeti, kişi güvenliği ve ibadehürriyeti kanun güvencesine alındı.
    . Basın hürriyeti, şirket kurma hürriyeti, dilekçe verme hakksağlandı.
    . öğretimde eşitlik ilkesi uygulamaya konuldu. . Herkese devlet memurluğuna girme hakkı tanındı. . Malîgüce göre vergi alınması ilkesi kabul edildi. . Konut dokunulmazlığı sağlandı.
    . Kimsenin kanunla bağlı olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye gitmeye zorlanamayacağı hükmü kabul edildi.
    . Müsadere, angarya ve işkencenin yapılamayacağı yasallaştı.

    II. Meşrutiyet Anayasası

    (I. Meşrutiyet Anayasası'na eklenen maddeler)
    .Kanun dışı tutuklama yasaklandı.
    .Postanelere verilen evrak ve mektuplar mahkeme kararı olmadan açılamayacağı esası kabul edildi.
    .Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü tanındı.
    .Dernek kurma hakkı tanındı.
    .Basın hürriyeti çerçevesinde: basının hiçbir suretle ön denetime tabi tutulamayacağı esası kabul edildi.
    .Padişaha tanınan sürgün etme yetkisi kaldırıldı.
    XIX. yüzyılın başlarından itibaren adli alanda düzenlemeler yapılmasına rağmen nitelikli eleman ihtiyacını karşılamayı amaçlayan okullaşma geç başlamıştı. Adliye teşkilatında yaşanan nitelikli eleman sıkıntısını çözmek amacıyla 1875'te "Galatasaray Sultanisi"nin bir şubesi olarak "Mekteb-i Hukuk-i Sultani" kuruldu. Bu okulun kapatılmasından sonra, 1880'de Mekteb-i Hukuk adıyla yeni bir okul açıldı. Günümüzdeki İstanbul Üniversitesi'ne bağlı hukuk fakültesinin temelini oluşturan bu okulun kuruluş amacı Batı hukukunu bilen hâkim ve avukat yetiştirmekti. Adli teşkilatlanmada eğitim almış uzman kişiler yetiştirilmişse de mezun öğrenci sayısının azlığından dolayı tam olarak ihtiyacı karşılayamamıştır.
    Aşağıda karışık şekilde verilen kavramları ve anlamlarını doğru olarak eşleştiriniz.



    KAVRAM ANLAMI ( ) 1. Mecelle A. Vatandaş.
    ( ) 2. Mühimme defteri
    B. Devlet tarafından cemaat olarak tanınmış kişilerin sahip oldukları mahkeme.
    ( ) 3. Kısas
    C, 1839'da devlet yönetiminde, toplumsal yaşayışta, düşüncede Batı'ya yöneliş dönemine verilen ad.
    ( )4.Naib
    Ç. Bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü kendisine aynı biçimde uygulayarak cezalandırma.
    ( ) 5. Tanzimat
    D. islam devleti tebaasında olan ve haraç veren Hristiyanlar, Yahudiler.
    ( )6.Zimmi
    E. Askerlikle ilgili kural ve karartaslaklarını hazırlar.
    ( ) 7. Tebaa
    F. Osmanlı Devleti'nde ilk medeni kanun.
    ( ) 8. Berat
    G. Bir göreve atanan, aylık bağlanan, san, nişan veya ayrıcalık verilenler için çıkarılan padişah buyruğu.
    ( ) 9. Nişancı
    G. Tanzimata kadar her türlü davaya, Tanzimat sonrasında ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları.
    ( ) 10. Dar-ı Şura-yı Askerî
    H. Divanıhümayun toplantılarında görüşülen konulara ait karariarın kaydedildiği defterlerdir.
    ( ) 11. Kadı
    I. Divan üyesi olan, antlaşma, berat, name ve fermanlara tuğra çeken görevli.
    ( ) 12. Cemaat Mahkemesi
    I. Kadının vekili.

    Cumhuriyet Dönemimde hukuk sayfa 133 ten başlanacak


    Alıntı Alıntı Mesaj Zamanı 12/04/2011, 23:20

  4. Ders notu gönderirken herkesin kendince kullanabileceği bir şeyler yollayın.İş olsun diye bir şeyler göndermenin anlamı yok. Ders Kitaplarının tüm word olarak notları var isteyen olursa yüklerim. Gerisi lazım ise teşekkür butonuna tıklayınız Sağlıcakla kalınız

    Alıntı Alıntı Mesaj Zamanı 12/04/2011, 23:24

  5. Hocam,
    Ders kitaplarının word not hali çok işimize yarayacaktır. Yüklerseniz seviniriz.

    Konu atahoca tarafından (18/12/2011 Saat 22:56 ) değiştirilmiştir.
    Alıntı Alıntı Mesaj Zamanı 18/12/2011, 22:54

RSS RSS 2.0 XML MAP HTML SiteMap

vBulletin, Jelsoft Enterprises Ltd. ©2000 - 2014 www.tarihportali.net Tarih Portalı 2007-2014
SEO by vBSEO 3.6.0