1. #1
    ziberkan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    29.Ağustos.2007
    Yaş
    42
    Mesajlar
    2,464



    Mezopotamya sözcüğü Grekçe Potamos(nehirler) ve Mezos (arası)sözcüklerinin birleşiminden doğmuştur ve bu yeni sözcük genel anlamda Fırat ve Dicle nehirlerinin Anadolu'yu terk ettiği bölgeden başlayıp iki nehrin birleşerek Basra körfezine döküldüğü noktaya dek uzanan nehirler arasındaki geniş alanı kapsar. Mezopotamya bataklık ve balçık bir bölgedir. Her yıl iki nehrin taşkınlarıyla bölge sular altında kalır ama bu taşkınlar aynı zamanda bölgenin bereketidir. Bu nedenle çok eskiden beri bölgede yaşam vardır. Aynı nedenle bir cazibe merkezi olan bölgede hiçbir zaman uzun süreli bir otorite başa geçmemiştir. Bölge zaman zaman yerli halklar ve saldırgan kavimlerin idaresine girmiştir. Bölgeyi Bağdat'ı orta nokta alıp Aşağı ve Yukarı Mezopotamya olarak adlandırabiliriz. Yukarı Mezopotamya Asur yurdudur. Bağdat'ın hemen aşağısında Akad ve Babil onun altında Sümerler ve üçünün doğusunda Elemler görülür. Sümerlerle başlayan Mezopotamya Mimarisi M.Ö. 5000 yıllarında başlar ve günümüze kadar gelir. Sümerler M.Ö. 3000 başında Fırat ve Dicle Nehirlerinin mecralarına yerleştiler. Bu insanların geldikleri yer yüksek İran yaylalarıdır. Bundan önceki yerleri bilinmemektedir. İlk inşatlar kamış örgüden olup üzerine balçık çamuru sıvanıyordu. Bu yapı anlayışından sonra pişmiş toprak tuğla mimarinin esas yapı malzemesi olmuştu. Bu ilk çağda güzel formlu pişmiş kaplar bulunmuştur. Ancak bu kaplarda bir form ve süs yoktur. Kapların üzerine ilk süsler kazınarak yapılmıştır. Yukarı Mezopotamya’da nadiren taş malzeme bulunsa da aşağıda hiç bulunmaz bunun için hakim malzeme balçıktan hazırlanan ve güneşte ya da fırında kurutulan kerpiç tuğladır. Taş malzeme dışarıdan getirilir ve yalnızca temellerde kullanılır tıpkı ahşap malzemenin de dışarıdan getirildiği gibi. Mezopotamya parlak bir uygarlık göstermiş olmasına rağmen bu dayanıksız malzeme bölgedeki görkemli yapıların şekilsiz höyük kabartılarına dönüşmesine neden olmuştur. Oysa halklarının ortaya koyduğu anıtsal yapıların kullandıkları sırlı tuğlaların parlak renkli yüzeyleriyle sağlanan görkemli görünümleri vardı. Mezopotamya sanatı bir halkın bir imparatorluğun bir idare sisteminin karakter ve bütünlüğünü göstermez. Mezopotamya'nın coğrafi durumu yüzünden burada Babil ve Asur'da ayrı ayrı uygarlıklar doğar. İ.Ö ilk binlerde Mezopotamya'da küçük kent devletleri vardır. Bu kent devletleri aralarında durmadan savaşırlar. Ve böylece yönetim bir kentten diğerine geçer. Ayrıca dıştan gelen göçler yüzünden bu bölge süresiz olarak değişmiş ve gelişme olanağı bulamamıştır. İşte bu yüzden Mezopotamya’da sanat Mısır'da olduğu gibi mantıklı bir gelişim gösterememiştir. Bu nehir boyu sanatı arkaik yönü ile akla uygun ve sağlamdır. Ancak Mısır’daki gibi portre anlayışlı ve insani değildir. Heykel sanatı Mısır'a göre daha inşaidir. Yani tasvir etmiyor buna karşılık öğeleri yan yana getirerek inşa ediyor. Bu bakımdan monoton ve dekoratiftir. Mimari zengin buluşlar ve yaratıcılık içindedir. Mezopotamya'nın mimari sanatında Mısır'da olduğu gibi sütun filpaye gibi öğeler ile cepheden anlatım simetrik oluş ve diaaa kuruluş vardır. Rölyeflerde teknik bakımından derin bir kazıma yoktur. Geniş yüzeylerde kübik bir anlatım içindedir. Bacaklar birbirine paralel ve vücut dar bir biçimde gösterilmiştir. Elbiseler bütün vücudu örtmektedir. Bu katı cepheden anlatım simetri ve paralellik arkaik sanatların ortak özelliğidir. Önasya heykeli Mısır sanatına nazaran bir vücut heykelinden çok bir elbise heykelidir. Önasya sanatında figür Mısır da olduğu gibi bir blok içinde olmayıp figür bizzat bir bloktur. Yani Önasya'da form ve tasvir bir bütün içindedir böylece figür temsil edici bir görünüş kazanmıştır. Mezopotamya Mimarisindeki bazı özellikler bize Önasya sanatının tasvir edici değil inşacı olduğunu gösterir. Bu yönden inceleyince Mezopotamya sanatının süsleme sanatlarında başarılı olacağını ve olduğunu anlatır. Süs ve ziynet merakı kaplarda mimaride silahlarda ve mobilyalarda açık olarak gözlemlenir. Eşya ve mimarideki süsler bir düzey üzerinde gelişi güzel dağıtılmamış olup ufki ve diaaa olarak düzenlenmiştir. Yani tasvirsiz motif Mezopotamya sanatının başlıca özelliği olmuştur. Mezopotamya sanatının ilk zamanlarında organik biçimlerin geometrikleştirildiği ve süs öğesi haline getirildiği görülür. Örneğin Fara'da bulunmuş olan pişmiş topraktan bir levha üzerindeki yılanların bir örgü motifi haline getirildiği görülmektedir. Bu şekil değiştirme bizim kilimlerimizde olan durumdur. Germenlerin Göçler Çağındaki hayvan süslerine de benzemektedir. Ancak bu özellik Orta Asya'da Avrupa'ya geçmiştir. Bitki sapları sarmaşık yaprakları çiçekler güller ve palmiyelerin geometrik sitilizasyon Önasya süslemeleri meydana getirir. Bütün bu öğeler Asur dininin gösterişli tapınma sembolünde de vardır. Önasya sanatına hakim olan bu inşacı anlayış belki sanatta bir tasviri anlatıma engel olduysa da bu ülkelerin mimari eserlerinde bir gerilemeye sebep olmamıştır. Önasya sanatının Mimarisi doğa formlarının taklidinden doğan motifler olmadığı gibi belli bir hayat durumunu anlatan motifler de değildir. Mezopotamya ülkelerinin mimarilerinde akla dayanan matematik bir bütün anlayışından doğan düzen görülür. Örneğin esas salon ve yan odalar düzenli olarak birbirine bağlanır. Bütün Önasya ülkelerinde olduğu gibi büyük salon önem taşır. Mezopotamya'daki bu büyük salon anlayışı dünyada yaşama yani dünya nimetlerine önem verme ilkesine dayanır. Buradaki gösteriş ve ihtişam hep bu dünya içindir. İşte bu anlayış anıtsal görkemli kabul salonlarının mimarisine ve yüksek büyük kapılara gidilmesine başlıca neden olmuştur. Babil’deki büyük İştar Kapısı bütün bu anlatılanları saptar. Böylece biz bütün mimarı unsurları bir bütün halinde yapı içinde yer aldıklarını görürüz. Mimari süslerde tamamen geometriktir. Diaaa yüzeyler halinde yükselen duvarlara karşın duvar bitimine yakın derin bir yatay çizgi duvarlarda bir saçak etkisi yapar. Bu çizgi fonksiyonsuz olmakla birlikte matematiksel inşai bir form meydana getirir. Yuvarlak filpayeler Önasya sanatında daha ilk çağlarda görülür. Duvarlar ve filpayeler renkli geometrik süslemelerle kaplanır. Bu süslerin üzerleri düz renkli çubuklar ve boncuk kakmalarla kaplanır. Sonunda bu süslemeler bir halı görünüşü kazanır. Kesinlik ve geometriye dayanan formlar Mezopotamya sanatında önemli bir yer tutan sütunlarda da kendini gösterir. Bu mimarideki sütunları Mısır mimarisinde olduğu gibi bitkisel motifli sütün başlıkları değil tamamen geometrik kesinlikteki kübik bir sisteme dayanan başlıklar biçimlendirmiştir. Savaşçı heykellerinin de kapı kale ve tapınak kenarlarına konuluşunda koruyucu figür düşüncesinin yeri vardır. Böylece mimaride insan ve hayvan figürlerinin süs öğesi olma fonksiyonu yanında hayati bir yeri oluyor ve bu mimarinin ayrılmaz bir parçasının olmasının nedenini de anlatıyor. Yani resim ve heykeller Mezopotamyalı için koruyucu bir güçtür. Bu bakımdan mimaride gerekli yerini almaktadır. Ayrıca bu doğa figürlerinin mimaride taşıyıcı bir fonksiyonunu olanları da vardır.

    ESKİ SÜMER ÇAĞI(M.Ö. 2600-2500)

    Mezopotamya sanatı Önasya sanatları içinde yer alır. Bu bölgede çeşitli halklar yerleşmiş birbirleriyle kültür ilişkilerinde bulunmuş savaşmışlardır. Geniş zaman aralıkları içinde kültür önderliği birinden diğerine geçmiştir. Bu halklar içinde Sami ırkından olmayanlar Kassitler Hurriler Mitanniler ve Sümerlerdir. Bu kavimlerin nerden geldikleri belli değildir. Mezopotamya’nın ilk sanat hareketi muhtemel olarak M.Ö. 4000 yıllarında bir seramik özelliğinde açık olarak görülür. Seramik kaplarda geometrik motifleri olan derin sevgi açıkça belirir. Bu çağın kaplarında geometrik süsleme yanında havyan ve bitkilerin geometrik bir biçimle modül edilerek kap yüzeyinde düzenlendiği görülür. Bu kaplar ayrıca renkli olarak yapılmış ve bu renkli seramiklere “ Tell-Halaf kültürü renkli seramiği” denmiştir. Bu çeşit dekorasyonlu seramik samarra da en olgun seviyesini bulur. Bitki motiflerinin stilize edilerek gayet açık kati formlar halinde yüzey doldurucu bir karakterde özellikle dokuma motiflerinde görülmektedir.

    Mezopotamya MİMARİSİNDE CEMDET-NASR ÇAĞINDA MİMARİ

    Cemdet-Nasr çağına ait mimarinin de yukarıda gördüğümüz baş heykeli gibi olgun mükemmelliğine vardığını görüyoruz. Bunlar tapınak yapılarıdır. Uruk'ta Gaura tepesinde mimari bütünlüğü olan bir yapı bulunmuştur. Bu yapı bir esas salon ile yan odalardan ibarettir. Temel planlarından anlaşıldığı gibi bina matematik bir kat'iyettedir. Parçaların birbirine bağlanışı ve iç mekan formları da bir amaca göre biçimlendirilmiştir. Buradan Mezopotamya mimarisinin birçok deneylerden sonra bu plana ulaştığını anlıyoruz. Ortadaki uzunlamasına yapılmış salondan bu tapınağın yatay bir ayin sistemine uygun olarak inşa edildiği anlaşılmaktadır. Esasen mühürler üzerindeki ayin resimlerinden yatay bir dini merasim düzeni olduğunu anlıyoruz. Mimari bütünlük ve anıtsal anlayış bakımından çağın en ilginç eseri yine Gaura tepesindeki bir tapınakta görünür. Tapınağa giriş kapısı binanın iki yanındaki çıkıntı arasına sıkıştırılmıştır. Giriş büyük bir salona açılır salonun ortasında mihrap olacak bir yer vardır. Orta salondan yanlardaki uzun salonlara giriş kapıları bulunur. Binanın tümünde oldukça simetrik bir inşa görülür. Ancak plana dikkatle bakılacak olursa bu binanın simetrik olmadığı anlaşılır. Yanlardaki uzun salonların ortadaki esas salona göre daha yüksek oldukları sanılmaktadır. Çünkü Babil’deki kent kapılarının da aynı biçimde oldukları biliniyor. Uruk-Cendet-Nasr kültürünün araştırılmasında birçok tabakalar çıkarılmıştır. Bu kültürün eserleri arasında iki halk tabakasının eserleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri halka hükmeden tabaka diğeri ise aşağı tabaka ya da yerli halk tabakasıdır. Sonradan buraya gelip de hakim olan halkın esas yerlileri buradan çıkarmadıkları anlaşılıyor. Yerli halkın eserleri mozaik gibi bir teknikle ve geometrik anlayıştaki süslemelerdir. Bugün Berlin’de bulunan mozaik bir duvar bu ilk yerli halkın eserleri arasındadır. Böylece Uruk ve Cemdet-Nasr çağları incelendiğinde iki anlayışta eserler görülür. Bunlardan biri geometrik anlamda bir süsleme-dekorasyon anlayışıdır. Diğeri ise tasviri rölyef ve heykel sanatıdır. Yani biri soyut – dekoratif anlamda bir sanat diğeri ise doğa gözleminden yararlanılarak yapılmış olan heykel ve rölyef sanatıdır. Mimaride de yatay bir icaplarına uygun bir uzun salon vardır. Soyut – geometrik süsleme sanatının bu ilk yerli halkın sanatı olduğu anlaşılmıştır. Tasviri ve canlı doğal ifadenin sanatın ise sonradan gelip yerlilere hükmeden halka ait olduğu anlaşılmıştır. Bu sonuca götüren nedenler açıktır. Uruk-Cemdet–Nasr kültürün sonuna doğru birden geometrik – soyut anlatım yeniden çoğalır ve birinci plana geçer. Buradan da eski yerli halkın yeniden kendi yönetimlerini ellerine geçirdikleri sonucu çıkarılmaktadır. İşte bu değişme sırasında biz tarihte ilk kez olarak yazının bulunduğunu görüyoruz. Böylece bu çağda Mezopotamya dünyada ilk kez yazıyı Mısır’dan önce icat etmiş oluyor. Bu dünya ve insanlık tarihinde önemli bir olaydır.

    alıntı


    Allah'ım, huşu duymaz bir kalpten, dinlenmeyen bir duadan, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden sana sığınırım.
    Linklerde Sorun varsa Lütfen Bildiriniz.(Konu İsmi Veriniz)

  2. #2
    banuhilal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.Nisan.2010
    Yaş
    31
    Mesajlar
    1

    Alıntı BuDunÇar Nickli Üyeden Alıntı
    Mezopotamya sözcüğü Grekçe Potamos(nehirler) ve Mezos (arası)sözcüklerinin birleşiminden doğmuştur ve bu yeni sözcük genel anlamda Fırat ve Dicle nehirlerinin Anadolu'yu terk ettiği bölgeden başlayıp iki nehrin birleşerek Basra körfezine döküldüğü noktaya dek uzanan nehirler arasındaki geniş alanı kapsar. Mezopotamya bataklık ve balçık bir bölgedir. Her yıl iki nehrin taşkınlarıyla bölge sular altında kalır ama bu taşkınlar aynı zamanda bölgenin bereketidir. Bu nedenle çok eskiden beri bölgede yaşam vardır. Aynı nedenle bir cazibe merkezi olan bölgede hiçbir zaman uzun süreli bir otorite başa geçmemiştir. Bölge zaman zaman yerli halklar ve saldırgan kavimlerin idaresine girmiştir. Bölgeyi Bağdat'ı orta nokta alıp Aşağı ve Yukarı Mezopotamya olarak adlandırabiliriz. Yukarı Mezopotamya Asur yurdudur. Bağdat'ın hemen aşağısında Akad ve Babil onun altında Sümerler ve üçünün doğusunda Elemler görülür. Sümerlerle başlayan Mezopotamya Mimarisi M.Ö. 5000 yıllarında başlar ve günümüze kadar gelir. Sümerler M.Ö. 3000 başında Fırat ve Dicle Nehirlerinin mecralarına yerleştiler. Bu insanların geldikleri yer yüksek İran yaylalarıdır. Bundan önceki yerleri bilinmemektedir. İlk inşatlar kamış örgüden olup üzerine balçık çamuru sıvanıyordu. Bu yapı anlayışından sonra pişmiş toprak tuğla mimarinin esas yapı malzemesi olmuştu. Bu ilk çağda güzel formlu pişmiş kaplar bulunmuştur. Ancak bu kaplarda bir form ve süs yoktur. Kapların üzerine ilk süsler kazınarak yapılmıştır. Yukarı Mezopotamya’da nadiren taş malzeme bulunsa da aşağıda hiç bulunmaz bunun için hakim malzeme balçıktan hazırlanan ve güneşte ya da fırında kurutulan kerpiç tuğladır. Taş malzeme dışarıdan getirilir ve yalnızca temellerde kullanılır tıpkı ahşap malzemenin de dışarıdan getirildiği gibi. Mezopotamya parlak bir uygarlık göstermiş olmasına rağmen bu dayanıksız malzeme bölgedeki görkemli yapıların şekilsiz höyük kabartılarına dönüşmesine neden olmuştur. Oysa halklarının ortaya koyduğu anıtsal yapıların kullandıkları sırlı tuğlaların parlak renkli yüzeyleriyle sağlanan görkemli görünümleri vardı. Mezopotamya sanatı bir halkın bir imparatorluğun bir idare sisteminin karakter ve bütünlüğünü göstermez. Mezopotamya'nın coğrafi durumu yüzünden burada Babil ve Asur'da ayrı ayrı uygarlıklar doğar. İ.Ö ilk binlerde Mezopotamya'da küçük kent devletleri vardır. Bu kent devletleri aralarında durmadan savaşırlar. Ve böylece yönetim bir kentten diğerine geçer. Ayrıca dıştan gelen göçler yüzünden bu bölge süresiz olarak değişmiş ve gelişme olanağı bulamamıştır. İşte bu yüzden Mezopotamya’da sanat Mısır'da olduğu gibi mantıklı bir gelişim gösterememiştir. Bu nehir boyu sanatı arkaik yönü ile akla uygun ve sağlamdır. Ancak Mısır’daki gibi portre anlayışlı ve insani değildir. Heykel sanatı Mısır'a göre daha inşaidir. Yani tasvir etmiyor buna karşılık öğeleri yan yana getirerek inşa ediyor. Bu bakımdan monoton ve dekoratiftir. Mimari zengin buluşlar ve yaratıcılık içindedir. Mezopotamya'nın mimari sanatında Mısır'da olduğu gibi sütun filpaye gibi öğeler ile cepheden anlatım simetrik oluş ve diaaa kuruluş vardır. Rölyeflerde teknik bakımından derin bir kazıma yoktur. Geniş yüzeylerde kübik bir anlatım içindedir. Bacaklar birbirine paralel ve vücut dar bir biçimde gösterilmiştir. Elbiseler bütün vücudu örtmektedir. Bu katı cepheden anlatım simetri ve paralellik arkaik sanatların ortak özelliğidir. Önasya heykeli Mısır sanatına nazaran bir vücut heykelinden çok bir elbise heykelidir. Önasya sanatında figür Mısır da olduğu gibi bir blok içinde olmayıp figür bizzat bir bloktur. Yani Önasya'da form ve tasvir bir bütün içindedir böylece figür temsil edici bir görünüş kazanmıştır. Mezopotamya Mimarisindeki bazı özellikler bize Önasya sanatının tasvir edici değil inşacı olduğunu gösterir. Bu yönden inceleyince Mezopotamya sanatının süsleme sanatlarında başarılı olacağını ve olduğunu anlatır. Süs ve ziynet merakı kaplarda mimaride silahlarda ve mobilyalarda açık olarak gözlemlenir. Eşya ve mimarideki süsler bir düzey üzerinde gelişi güzel dağıtılmamış olup ufki ve diaaa olarak düzenlenmiştir. Yani tasvirsiz motif Mezopotamya sanatının başlıca özelliği olmuştur. Mezopotamya sanatının ilk zamanlarında organik biçimlerin geometrikleştirildiği ve süs öğesi haline getirildiği görülür. Örneğin Fara'da bulunmuş olan pişmiş topraktan bir levha üzerindeki yılanların bir örgü motifi haline getirildiği görülmektedir. Bu şekil değiştirme bizim kilimlerimizde olan durumdur. Germenlerin Göçler Çağındaki hayvan süslerine de benzemektedir. Ancak bu özellik Orta Asya'da Avrupa'ya geçmiştir. Bitki sapları sarmaşık yaprakları çiçekler güller ve palmiyelerin geometrik sitilizasyon Önasya süslemeleri meydana getirir. Bütün bu öğeler Asur dininin gösterişli tapınma sembolünde de vardır. Önasya sanatına hakim olan bu inşacı anlayış belki sanatta bir tasviri anlatıma engel olduysa da bu ülkelerin mimari eserlerinde bir gerilemeye sebep olmamıştır. Önasya sanatının mimarisi doğa formlarının taklidinden doğan motifler olmadığı gibi belli bir hayat durumunu anlatan motifler de değildir. Mezopotamya ülkelerinin mimarilerinde akla dayanan matematik bir bütün anlayışından doğan düzen görülür. Örneğin esas salon ve yan odalar düzenli olarak birbirine bağlanır. Bütün Önasya ülkelerinde olduğu gibi büyük salon önem taşır. Mezopotamya'daki bu büyük salon anlayışı dünyada yaşama yani dünya nimetlerine önem verme ilkesine dayanır. Buradaki gösteriş ve ihtişam hep bu dünya içindir. İşte bu anlayış anıtsal görkemli kabul salonlarının mimarisine ve yüksek büyük kapılara gidilmesine başlıca neden olmuştur. Babil’deki büyük İştar Kapısı bütün bu anlatılanları saptar. Böylece biz bütün mimarı unsurları bir bütün halinde yapı içinde yer aldıklarını görürüz. Mimari süslerde tamamen geometriktir. Diaaa yüzeyler halinde yükselen duvarlara karşın duvar bitimine yakın derin bir yatay çizgi duvarlarda bir saçak etkisi yapar. Bu çizgi fonksiyonsuz olmakla birlikte matematiksel inşai bir form meydana getirir. Yuvarlak filpayeler Önasya sanatında daha ilk çağlarda görülür. Duvarlar ve filpayeler renkli geometrik süslemelerle kaplanır. Bu süslerin üzerleri düz renkli çubuklar ve boncuk kakmalarla kaplanır. Sonunda bu süslemeler bir halı görünüşü kazanır. Kesinlik ve geometriye dayanan formlar Mezopotamya sanatında önemli bir yer tutan sütunlarda da kendini gösterir. Bu mimarideki sütunları Mısır mimarisinde olduğu gibi bitkisel motifli sütün başlıkları değil tamamen geometrik kesinlikteki kübik bir sisteme dayanan başlıklar biçimlendirmiştir. Savaşçı heykellerinin de kapı kale ve tapınak kenarlarına konuluşunda koruyucu figür düşüncesinin yeri vardır. Böylece mimaride insan ve hayvan figürlerinin süs öğesi olma fonksiyonu yanında hayati bir yeri oluyor ve bu mimarinin ayrılmaz bir parçasının olmasının nedenini de anlatıyor. Yani resim ve heykeller Mezopotamyalı için koruyucu bir güçtür. Bu bakımdan mimaride gerekli yerini almaktadır. Ayrıca bu doğa figürlerinin mimaride taşıyıcı bir fonksiyonunu olanları da vardır.

    ESKİ SÜMER ÇAĞI(M.Ö. 2600-2500)

    Mezopotamya sanatı Önasya sanatları içinde yer alır. Bu bölgede çeşitli halklar yerleşmiş birbirleriyle kültür ilişkilerinde bulunmuş savaşmışlardır. Geniş zaman aralıkları içinde kültür önderliği birinden diğerine geçmiştir. Bu halklar içinde Sami ırkından olmayanlar Kassitler Hurriler Mitanniler ve Sümerlerdir. Bu kavimlerin nerden geldikleri belli değildir. Mezopotamya’nın ilk sanat hareketi muhtemel olarak M.Ö. 4000 yıllarında bir seramik özelliğinde açık olarak görülür. Seramik kaplarda geometrik motifleri olan derin sevgi açıkça belirir. Bu çağın kaplarında geometrik süsleme yanında havyan ve bitkilerin geometrik bir biçimle modül edilerek kap yüzeyinde düzenlendiği görülür. Bu kaplar ayrıca renkli olarak yapılmış ve bu renkli seramiklere “ Tell-Halaf kültürü renkli seramiği” denmiştir. Bu çeşit dekorasyonlu seramik samarra da en olgun seviyesini bulur. Bitki motiflerinin stilize edilerek gayet açık kati formlar halinde yüzey doldurucu bir karakterde özellikle dokuma motiflerinde görülmektedir.

    MEZOPOTAMYA MİMARİSİNDE CEMDET-NASR ÇAĞINDA MİMARİ

    Cemdet-Nasr çağına ait mimarinin de yukarıda gördüğümüz baş heykeli gibi olgun mükemmelliğine vardığını görüyoruz. Bunlar tapınak yapılarıdır. Uruk'ta Gaura tepesinde mimari bütünlüğü olan bir yapı bulunmuştur. Bu yapı bir esas salon ile yan odalardan ibarettir. Temel planlarından anlaşıldığı gibi bina matematik bir kat'iyettedir. Parçaların birbirine bağlanışı ve iç mekan formları da bir amaca göre biçimlendirilmiştir. Buradan Mezopotamya mimarisinin birçok deneylerden sonra bu plana ulaştığını anlıyoruz. Ortadaki uzunlamasına yapılmış salondan bu tapınağın yatay bir ayin sistemine uygun olarak inşa edildiği anlaşılmaktadır. Esasen mühürler üzerindeki ayin resimlerinden yatay bir dini merasim düzeni olduğunu anlıyoruz. Mimari bütünlük ve anıtsal anlayış bakımından çağın en ilginç eseri yine Gaura tepesindeki bir tapınakta görünür. Tapınağa giriş kapısı binanın iki yanındaki çıkıntı arasına sıkıştırılmıştır. Giriş büyük bir salona açılır salonun ortasında mihrap olacak bir yer vardır. Orta salondan yanlardaki uzun salonlara giriş kapıları bulunur. Binanın tümünde oldukça simetrik bir inşa görülür. Ancak plana dikkatle bakılacak olursa bu binanın simetrik olmadığı anlaşılır. Yanlardaki uzun salonların ortadaki esas salona göre daha yüksek oldukları sanılmaktadır. Çünkü Babil’deki kent kapılarının da aynı biçimde oldukları biliniyor. Uruk-Cendet-Nasr kültürünün araştırılmasında birçok tabakalar çıkarılmıştır. Bu kültürün eserleri arasında iki halk tabakasının eserleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri halka hükmeden tabaka diğeri ise aşağı tabaka ya da yerli halk tabakasıdır. Sonradan buraya gelip de hakim olan halkın esas yerlileri buradan çıkarmadıkları anlaşılıyor. Yerli halkın eserleri mozaik gibi bir teknikle ve geometrik anlayıştaki süslemelerdir. Bugün Berlin’de bulunan mozaik bir duvar bu ilk yerli halkın eserleri arasındadır. Böylece Uruk ve Cemdet-Nasr çağları incelendiğinde iki anlayışta eserler görülür. Bunlardan biri geometrik anlamda bir süsleme-dekorasyon anlayışıdır. Diğeri ise tasviri rölyef ve heykel sanatıdır. Yani biri soyut – dekoratif anlamda bir sanat diğeri ise doğa gözleminden yararlanılarak yapılmış olan heykel ve rölyef sanatıdır. Mimaride de yatay bir icaplarına uygun bir uzun salon vardır. Soyut – geometrik süsleme sanatının bu ilk yerli halkın sanatı olduğu anlaşılmıştır. Tasviri ve canlı doğal ifadenin sanatın ise sonradan gelip yerlilere hükmeden halka ait olduğu anlaşılmıştır. Bu sonuca götüren nedenler açıktır. Uruk-Cemdet–Nasr kültürün sonuna doğru birden geometrik – soyut anlatım yeniden çoğalır ve birinci plana geçer. Buradan da eski yerli halkın yeniden kendi yönetimlerini ellerine geçirdikleri sonucu çıkarılmaktadır. İşte bu değişme sırasında biz tarihte ilk kez olarak yazının bulunduğunu görüyoruz. Böylece bu çağda Mezopotamya dünyada ilk kez yazıyı Mısır’dan önce icat etmiş oluyor. Bu dünya ve insanlık tarihinde önemli bir olaydır.

    alıntı

RSS RSS 2.0 XML MAP HTML SiteMap

Giriş