Orhan Gazi Dönemi

ilteriş Çevrimdışı

ilteriş

Administrator
Cennetmekân Sultan Osman Gazi Hazretlerinin vefatı üze­rine, H. 726 (M. 1326) yılı Razamanının 12'sinde Osmanlı tahtına oturdu.

Sultan Orhan, Ağabeyi Alâaddin Bey'e Vezirlik Teklif Ediyor

Sultan Osman Gazi Hazretlerinin, Şeyh Edebali'nin hizme­tine vermiş olduğu büyük oğlu Alâaddin Paşa, dedesi ve şeyhi Edebali'nin ilim pınarından doya doya istifade etmiş ve tam bir gönül adamı olmuştu. Dünya hırs ve saltanatından kat'iyyen hoşlanmazdı. Sultan Orhan, tahta geçmeden evvel, ağabeyi Alâaddin Paşa'ya tahta geçmesine teklif etmişti. O, bu teklifi red ettiği gibi, babasının mirasından kendisine isa­bet edenleri, kardeşi Orhan Bey'e «bunlar sana lazımdır» di­yerek feragat etmişti.

Sultan Orhan, ağabeyinin ilim ve irfanını bildiği için, ken­disinden istifade etmek kasdıyla, hiç değilse baş vezirliği kabul etmesini istedi. Alâaddin Paşa, bunu «geçici bir zaman için» şartıyla kabul etti.

Bütün bunlar olurken, İzmit Osmanlılar tarafından feth edilmişti. İzmit çok önemli bir yerdi. «İstikbal denizlerdedir.» Denizlere hakim olacak unsur donanmadır. Donanmanın ya­pılacağı yer, tersanedir. İşte tersaneye çok müsait olan coğ­rafî yapısı İzmit'in değerini ortaya koyuyordu.

Alâaddin Paşa'nın Vezirliği Kabul Etmesi


İzmit'in fethini, Bilecik'teki ikametgahında haber alan Alâ­addin Paşa, kardeşi Sultan Orhan'ı tebrik etmeğe gittiği za­man, başvezirlik teklifiyle karşılaşmış, yukarıda yazdığımız gibi geçici bir zaman olmak kaydıyla kabul etmişti.

Alâaddin Paşa'nm ilk işi; Orhan Bey adına para bastırmak olmuştu. Çünkü İslâm ülkelerinde müstakıliğin alameti; hut­bede sultanın isminin okunması, ikincisi sultanın adına para bastırmasıydı. Halbuki Sultan Osman Gazi, işlerinin çokluğu yüzünden para bastıramadığı için, Osmanlı Ülkesinde Sel­çuklu parası kullanılıyordu. (Kaynağın eskiliğnden dolayı bu bilgi günümüzde geçerliliğini kaybetmiştir.) Alâaddin Paşa H. 729 (M. 1330) senesinde Sultan Orhan adına altın ve gümüş para bastır­mıştı.

Para bastırma işini halleden Alâaddin Paşa, askerlik siste­mine yeniden bir nizam vermeyi düşündü. Çünkü Osmanlı askerleri «Toplanın, savaş var!» diye haber verildiği zaman çiftini-çubuğunu bırakır, kılıcını-yayını alır ve toplanma yeri­ne koşar gelirdi. Tabiî bunlar hep atlı asker olurdu. Yani akın­cı tipli süvari... Savaş, ne yalnız süvari ile yapılır, ne de suvarisiz.. Ayrıca büyüyen Osmanlı toprakları, bu haberleşme sistemiyle ordunun, istenilen zamanda toplanmasını güçleş­tiriyordu. İslâm mücahidleri, fî sebililhah, îlây-ı kelimetullah için sefere koştuklarından, geride bıraktıkları uzayan savaş­lar yüzünden, zor durumlara düşüyorlardı. Bütün bunlar Alâaddin Paşa'da, Osmanlı Devletinin çekirdeği olacak devamlı bir ordu bulundurma fikrini doğurmuş ve derhal çalışmalara başlayarak, Bilecik Kadısı Kara Halil'le padişahın huzurunda müşavere ettiler. Görüşmelerden sonra kara sınıfının kurul­masına karar verdiler ve ayrıca asker olacaklara ulufe deni­len, gündeliğine bir Osmanlı dirhemi maaş verilmesini karar­laştırdılar. Bu askerler, maaşlarını harp zamanında alacaklar sulh zamanında maaş almayacaklardı. Çünkü topraklarında çiftçilikle, iş ve güçleriyle meşgul olacaklar, buna mukabil vergi vermeyeceklerdi. Bu işleri düzenleme vazifesi, Osmanlı Baş kadısı Kara Halil'e verilmişti. Kara Halil, gayet titiz bir şekilde çalışarak, seçtiği mücahidlerin meydana getirdiği bu askere «yaya» adını verdi. Onları idare edecek komuta zinci­rine onbaşı, yüzbaşı, binbaşı unvanlarını verdi. Bu asker, çok kısa zamanda çoğaldı. Fakat bir sınıf gibi teşekkül ettiklerin­den sulh zamanında olsun, harp zamanında olsun ahaliye zu­lüm yapmağa başladılar. Bunun üzerine bu sistemi donduran Alâaddin Paşa ve Kara Halil, devşirme usulünü getirmeyi ka­rarlaştırdılar.. İlk elde kadılar ve valiler eliyle 1000 kadar hristiyan çocuğu alıp, kışlalarda talim ve terbiye ederek ye­tiştirdiler. Çocuklar askerlik çağına geldiklerinde padişah or­dusuna katılıp, kışlada kalmak şartıyla, günde üç akçe veri­lerek askerliğe alınmış oldular. Ayrıca savaşlarda esir alınan çocuklar da aynı muameleye tâbi tutularak yetiştirildiler. Za­ten değil midir ki, her insan îslâmı seçmemesine çevresi sebeb olur. İşte Osmanlı Devleti, İslâm fıtratı üzere doğmuş bü­tün insanlar gibi bu çocuklara da İslâm olma şansını veriyo­rdu. Kimse zorla müslüman yapılmaz. İslâm'ın emrettiği gibi yetiştirildiklerinden, İslâm'ın güzelliklerini gördüklerinden kendiliklerinden müslüman oluyorlardı. Hatta bir günde bin Rum'un müslüman olduğu söylenir.

İşte bu kurulan ordu, dünyanın her tarafına İ'lây-ı kelimetullah için gitmişler, Şeriat-i Muhammediye'yi oralara taşımışlardır. Bu ordunun adı; Yeniçeri ordusuydu...

Alâaddin Paşa, devlet olmanın şartlarını yerine getirdikten sonra, H. 733 (M. 1333) senesinde vezir-i azamlıktan ayrıla­rak, kendi köşesine çekilmiştir.


İznik'in Alınması

İznik çok önemli bir yerdi. Bir ara İstanbul'un Haçlı Sefer­lerinin dördüncüsünde Haçlıların eline geçmesi üzerine, Kay­ser İznik'e kaçmış ve bir müddet orayı Doğu Roma impara­torluğunun başşehri olarak kullanmıştı.

Orhan Bey'in emriyle Karaten ve Arağan kalesindeki mücahidler İznik'i sıkıştırdılar. İznik halkı kale dışında olan bağ ve bahçelerine gidemez oldular.

Kayser, İznik'in sıkıştırıldığını haber alınca, gemilere bin­dirdiği ordusunu deniz yoluyla İznik'e gönderdi.

Sultan Orhan, kurduğu istihbarat mükemmelliği sayesin­de, anında haber alıyordu.

Kendisi İznik'e bizzat, oğlu Rumeli Fatihi Süleyman Paşa'yı Yalova üzerine gönderdi. Süleyman Paşa, yaptığı bir gece baskınıyla, küffar ordusunu perişan etti. Ordu kuman­danını ve ileri gelen zabitleri esir alarak babasına gönderdi, iznik ahalisi, yardım kuvvetlerinin İslâm kılıcı ve dirayeti önünde perişan olduğunu öğrenince, Sultan Orhan'dan eman dilediler. Eman diyene kılıç vurmayan İslâm mücahidi, bu isteği kabul etti, onlara eman verdi. İznik Tekfuru, İz­nik'ten ayrılıp İstanbul'a geldi. Osmanlıların adaletini duy­muş ve görmüş olan İznik ahalisi, Sultan Orhan'ın ülkesine dahil olmayı cana minnet bildiler. Bütün bunlar, H. 731 sene­sinde vuku bulmuştur. Orhan Bey, İznik Kadılığını Kara Halil'e vermiş, boş evleri gazilerine verirken, dul kalan Rum ka­dınlarını da askerleriyle evlendirdi. Birçok imaret ve kervan­saraylar yaptırdı. İmaretler, Osmanlının her mahaiiede kurulu aş ocaklarıydı. O mahallenin fakirleri, o imaretlerde çıkan yemeklerle karınlarını doyururlar, kimsenin minneti altına girmezlerdi. Aç insanın kalmadığı bir ülkede, açlık yüzünden hırsızlık olmayacağından, halkın aldatılmasına imkan bırakıl­mamış oluyordu. Sultan Orhan, imaretlerin açılış gününe yaptırttığı yemek ziyafetinde, ahaliye kendi elleriyle yemek dağıtmıştır.

Bir kiliseyi camie tahvil eden Sultan Orhan, Osmanlı Dev­letinde ilk medreseyi burada yaptırdı. Medresenin müderrisli­ğini Kayserili Şeyh Davud'a verdi. Kayserili Şeyh Davud içi dışı mamur bir zattı. Tasavvufu Sadreddin Konevî'den almış Muhiddin-i Arab'ı Hazretlerinin Füsus adlı eseri üzerine bir şerh yazmıştır.

Bu arada İzmit valisi olan Süleyman Şah, adaletini şaşmazlığını her tarafa duyurmuştu. Bunu duyan komşu tekfurun ahalisi Osmanlı tabiyetine girebilmek için can atıyordu. Çünkü adalet tevziinde muvaffakiyet, her ahalinin adalet sa­hibine gönül vermesini sağlar. Bu sebeble Tarakça, Göynük ve Mudurnu bu hislerle Süleyman Şah'a savaşsız tâbi oldu­lar.

Şehzade Süleyman Paşa'nın Seraskerliği

Alâaddin Paşa'nin baş vezirlikten ayrılmasından sonra, Sultan Orhan, şehzadesi Süleyman Şah'a bir menşur gönde­rerek seraskerlik (baş komutanlık) verdi. Şehzade Süleyman Paşa, hem sadrazam, hem de baş komutan olmuştu.

Sultan Orhan Gazi Gemlik'in Fethi

Bursa, İzmit, ve İznik Osmanlı Devletinin olduğuna göre, Gemlik'in sipsivri bir bıçak gibi orada durması ve Rumların idaresinde kalması kabul edilemezdi. Timurtaş Bey, 500 gazi ile Gemlik'e gidip, harmanlardaki zahireyi topladı. Yapılan muhasaraya erzaksızhktan ancak bir ay dayanabilen ahali, kaleyi teslim etmek, selameti Sultan Orhan'a bağlamakta buldular. Gemlik fethedildiğinde tarih, H. 734 (M. 1334) se­nesini gösteriyordu...

Sultan Orhan'ın Bursa'yı Başşehir Yapması

Gemlik meselesini de halleden Sultan Orhan, Bursa'ya gi­derek orada ikaamete karar vermişti. İznik'te başkadılık va­zifesini yapan Kara Halil'i Bursa'ya tayin ederek, Bursa'nin başşehir olduğunu ilan etti. Çünkü başkadı nerede olursa başşehir de orası oluyordu. Zira devletin bekası ve kuvveti adaletin sağlamlığı ile Ölçülürdü.

Sultan Orhan Ve Bizans

Babasından devraldığı topraklan genişleten, fetihler yapa­rak nüfusunu çoğaltan Sultan Orhan, ülkenin imarına ehem­miyet vermeyi lüzumlu görmüş, derhal icraata başlamıştı. Bu işleri yapabilmek için efe, Bizans ile çatışmaya ara ver­mişti. Hoş, Bizansın çatışacak hali yoktu ya... Çünkü Kayser Andronikos ölmeden evvel yaşı küçük olan oğlu Paleologos'a veziri durumunda olan Kantakuzeni vasi tayin etmişti. Kantakuzen, vasi olması nedeniyle bîr imparator gibi ülkeyi tam selahiyetle idare ediyordu. Bizans entirkası burada sah­neye çıkıp, imparatoriçe Anna ve oğlu Yani Paleogolos'u, Kantakuzen aleyhine kışkırttılar. Bizanslılar ikiye bölünerek birbirleriyle savaşmaya başladılar. Kantakuzen, Aydın Emİri Umur Bey'i yardıma çağırdı. Bunu duyan Yani ve annesi Saruhan Beyinden yardım istediler. Aydın Emiri bir yandan, Saruhan Beyi diğer yandan Rumeli yakasına donanmalarıyla geçip Kayser adına Rumeli kıtasını vurmaya başladılar. So­nunda Kantakuzen mücadeleyi kazandıysa da, Yani Paleologos'un tahttan indirilmesine rıza göstermedi. Saltanatın or­taklıkla yürütülmesini istedi. Saltanatın çift başlı olmasa du­rumu, daima karışıklığa gitmesine sebeb teşkil etti.

Bunlar olup biterken, bir yandan Yani Paleologos diğer yandan Kantakuzen taraftarları, Sultan Orhan'ı kendi tarafla­rına çekmeye çalışıyorlardı. Bu arada Kantakuzen kızı Teodora'yı Sultan Orhan'la evlendirmeye muvaffak oldu. Sul­tan Orhan ise siyasî dehasını gösteriyor ve her iki tarafı idare ederek vaziyetin arzu ettiği gibi inkişaf etmesine gayret gös­teriyordu. Sultan Orhan, H. 736 (M. 1336) senesinde Teodora ile evlenmiş ve ertesi sene ailesi ile beraber Üsküdar'a git­mişti. Kayser'le görüşmüş, Kayser tarafından şerefine verilen yemekte bulunmuştu. Sultan Orhan orada üç gün kalmıştı.

Karesi Vilayetinin Alınışı

İtalyan korsan gemileri, Marmara kıyılarında bulunan Os­manlı şehirlerini rahatsız ediyorlardı. Osmanlılar bunları Ön­lemek istiyorlarsa da, henüz donanmalarını kuramamışlardı. Halbuki bu tecavüzleri önleyebilmek İçin Akdeniz'in Marma­ra'ya giriş yeri olan Çanakkale Boğazını tutmak icab ediyor­du. Boğazın Rumeli tarafı Bizans'ın, Anadolu tarafı da Karesi Beyliğine ait idi. O tarihe kadar ne Osman Bey, ne de Orhan Bey, müslüman beylerin idarelerindeki yerlere taarruzda bu­lunmamışlardı. Karesi Bey'i Aclan Bey, Osmanlı Devletinin istikbalinin parlak olacağını hissediyor ve iyi geçinmeye azami dikkat ediyordu. İyi niyet ve takdirinin delili olarak oğlu Dursun Bey'i, Sultan Orhan'ın yanında yetişsin diye gönder­mişti.

Aclan Bey ölünce yerine, büyük oğlu geçti Ne var ki, bu büyük oğul, babasının yerini dolduramıyacağı gibi, ahlâkının da kötü olması, memleketin ileri gelenlerini çok üzüyordu. Sonunda vezir makamında bulunan Hacı İl Bey'e başvura­rak, Sultan Orhan'ın yanında bulunan Dursun Bey'i, ülkenin idaresini yüklenmesini temin için karar aldılar. Gönderdikleri bir elçiyle, Sultan Orhan'ın Dursun Bey'e izin vermesini rica ettiler.

Sultan Orhan, yanına Dursun Bey'i alarak, Karesi üzerine gitti. Sultan Orhan'ın geldiğini gören Aclan'ın büyük oğlu: derhal Karesi'den kaçıp, Bergama kalesine gitti. Sultan Or­han, kuvvetleriyle beraber Bergama'ya gitti, kaleyi muhasar altına aldı. Kan akmasın, müslüman kanı heder olmasın di­ye, Dursun Bey'i yanına bir heyetle, ağabeysi ile konuşmava gönderdi.

«—Ağabeyim bana kıymaz» diyen Dursun Bey, konuşmak için kale duvarına yaklaşınca, ağabeysi yayını gerip okunu attı ve kardeşi Dursun Bey'i öldürdü.

Sultan Orhan buna çok üzüldü ve gazabı üzüntüsünü aştı. Karesi Vilayetinin, Osmanlı Devletine ilhak olunduğunu ilan etti. Karşı duran olursa, bunu hayatıyla ödeyeceğini de bil­dirdi. *

Ahali, Osmanlının, adalet ve İslâm kardeşliği içindeki ida­resine o kadar meftundu ki, bu olaya sevindiler. Bergama Kalesi ileri gelenleri Aclan oğluna gidip,

«—Ya hep beraber af dileyip teslim olalım, ya da biz seni tutup teslim eder, kendimiz için af isteriz» dediler. Aclan oğlu onlarla beraber af diledi. Sultan Orhan da onları affederek,

Aclanoğlunu Bursa'ya gönderdi. Aclanoğlu iki sene yaşadık­tan sonra Bursa'da öldü.

Sultan Orhan, Karesi Vilayetinin valiliğine İznik Valisi olan oğiu Süleyman Paşa'yı, ondan boşalan İznik Valiliğine de ikinci oğlu şehid padişah Sultan Murad-ı Hudavendigar Haz­retlerini tayin etti.

Süleyman Şah'a, Karesi Bey'liğinin Osmanlıya ilhakıyla, hizmetlerini Omanlı Devleti için amade kılan Hacı İl Bey, Ga­zi Fazıl, Yakup Ece ve Evranos adındaki ünlü kumandanlarla müşavere etmesini tenbih ederek zaferlere, şükür duygulan içinde Bursa'ya döndü.

Bu büyük kumandanlar, Karesi Beyliğinde gerçek değerle­rini gösterememişlerdi. Osmanlıya hizmetlerini arzetmeye "başladıktan sonra, «Kılıç, layık olmayanın elinde paslanır. Ehlinin eline geçince, cevheri meydana çıkar, kıymetlenir.»
Darb-ı meseli gibi nice kahramanlık destanları sergilediler. Osmanlı Karesi Beyliğini ilhak etmekle, boğazın Anadolu ya­kasını da ele geçirmiş oluyordu.

Rumeli Fetihleri

İstanbul'u fethetmek, dünyada nefes alan her müslümanın arzusuydu. Çünkü İstanbul'un fethi, iki cihan serveri Efendi­miz Salallahu Aleyhi ve Sellem'in hadis-i şeriflerindendi. O şehri alan kumandan, ne güzel kumandan, o ordu ne güzel orduydu... Böyle buyuruimuş olan bir isteği, yerine getirmeyi hangi müslüman istemezdi?.. Fakat herşey vakti-saati gelin­ce olacağına göre, onun da sırası vardır...

Sultan Orhan Hazretleri, birgün oğlu Süleyman Şah'ı yanı­na çağırarak;

— Venedik Korsanları, zaman zaman sahillerimize sadırırlar. Ceneviz'le yaptığımız anlaşma, Karesi Beyliğini ilhakla,

Anadolu yakasının sükunetini temin ettik. Göreyim seni Sü­leyman, Rumeli yakasını bize yâr kıl!» dedi.

Süleyman Paşa, Karesi'ye dönüp Hacı İl Bey, Yakup Ece ve Gazi Fazıl gibi değerli kumandanlarla bir miktar da askeri yanına alarak, ava çıkmak bahanesiyle Güvercinlik denilen yere gelince, yanındaki beylere maksadını açtı.

Rumlar, Osmanlının korkusundan Anadolu kıyılarında de­ğil gemi, küçük bir sandal bile bulunduramıyorlardı. Karşıya geçmenin imkanı yok gibi idi. Süleyman Paşa'nın talimatı üzerine, öküz derisinden bir tulum şişirerek bir sal yaptılar. Geceleyin, Kemer denilen yerden sala binerek, sabaha karşî Viranhisar diye adlandırılan ve boğazın en dar yeri olan Cimbi kalesi sahiline çıktılar.

Mücahidler, Rumların ileri gelelerinden birisini yakalayıp, Süleyman Paşa'ya getirdiler. Süleyman Paşa, getirilen ada­ma iltifat etti. Kendisine, Cimbi Kalesi fethokınduğu takdirde kale komutanlığını vereceğini vaad etti. Buna karşılık kendi­lerine klavuzluk yapmasını istedi. Adam bu isteği kabul edin­ce, hemen iki büyük sal yapıldı. Sallardan birine Aksungur, Karaoğlanoğlu, Akçakoca ve Baiabancıkoğlu gibi kırk yiğitle Süleyman Paşa bindi. Diğerine de Hacı İl Bey, Ece Bey, Fazıl Bey ve Evranos Bey'ier bindi. Sabahleyin erkenden Rumlara sezdirmeden Cimbi Kalesinin altına yaklaştılar. Tarih H. 755/M. 1354.

Rumlar, Osmanlıların bu kıyıya geçebileceklerini hayal bîle edemediklerinden gaflet içindeydiler. Süleyman Paşa, Rum kılavuzun gösterdiği kale duvarının kenarındaki gübre yığınının üstünden mücahidleri içeri salıverdi. Mücahidler, karşı duranları bağlayıp tesirsiz kıldılar. Kale halkına eman verildi. Herkese iyi muamele yapıldı. Ele geçen Rum gemile­rine asker koyarak Anadolu yakasından Rumeli yakasına üç ü içinde üç bin asker taşındı.

Cimbi'den hareket eden Süleyman Paşa, derhal Aya Slonya kalesini de zabt etti. Gelibolu Tekfuru, Süleyman Paşa'ya karşı asker toplayıp hücum ettiyse de, zafer yine İslâm'ın... Çünkü Müslümanlar, İslâm'ı yaşıyorlar, İslâm yaşandıkça za­fer ve nusret onlara ram oluyordu...

Süleyman Paşa'nın Rumeli'ye geçiş haberini ve Gelibolu Tekfurunu yenisini tebrik etmek için Şeyh Mahmud Süley­man Çelebi de şu beyti söylemiştir:

Velayet gösterip halka suya seccade salmışsın, Bekaasın Rumeli'nin dest-i takva île almışsın.

Osmanlı mücahidlerinin Rumeli yakasına geçtiği haber alınınca, birçok Türkmenler Rumeli yakasına geçip 10 bin kişi oldular.

Süleyman Paşa, 1355 senesinde meydana gelen zelzele­nin de tesiriyle Konurhisar, Gelibolu, Bolayır, Hayrabolu ve Tekirdağ kalelerini ve topraklarını rahatça ele geçirdi. Bu fe­tihlerde çok ganimetler toplandı. Süleyman Paşa Hz. Mevlana'ya olan derin sevgisinden ötürü, başına Mevlevi külahı gi­yerdi. Ganimetleri İslâm mücahidlerine dağıttıktan sonra, kü­lahını yaldızlattı.

Aydınoğlu Umur Bey Kantakuzen'in daveti üzerine 10.000 kadar askerle Rumeli'ye geçmişti. Yenişehir taraflarında bu­lunan Kantakuzen, muhalifleriyle savaşmış ve onları perişan etmişti. Sonradan donanmasıyla dönüp Bolayır kıyılarına gelmişti. Süleyman Paşa, Bolayır'ı merkez yaptığından, Umur Bey sahile çıkıp onunla görüştü. Neticede Umur Bey'e, Rumeli kıyılarını kuşatıp, emniyete alması emredildi. Osmanlı mücahidierinin de İç bölgelerde gaza etmeleri ka­rarlaştırıldı.

Rumeli yakasına Osmanlıların yerleştiğini gören Kantaku­zen, Avrupa'ya haberler gönderek yardım isterken, Bulgar,Sırp Eflak, Buğdan ve Macar Kralları ile yazışmalar yaparak, Osmanlıları Avrupa yakasından atmak için birlikte çalışmak hususunda anlaştılar. Bu arada Yani Paleolog, Süleyman Paşa'yı Kantakuzen aleyhine çevirmeye çalışıyordu. Gelibo­lu'nun korunmasını emniyete alan Süleyman Paşa, Silivri Bey'i olan Hacı İl Bey'i yanına çağırarak, Çekmece Kalesini muhasaraya aldı. Keşan taraflarında at koşturup gaza eden Evranos Bey'in gönderdiği haberci, Süleyman Paşa'ya Dimetoka ve Edirne Beylerinin kuvvetlerini birleştirerek, İslâm Ordusuna baskın yapacakları haberini getirdi.

Süleyman Paşa, bir alay süvari ile Ayvat Yiğitbaşıyı Dargıs tarafına gönderirken, Evranos Bey'e de Ayvat Yiğitbaşı ile birleşmesini irade etti,

759/1358 Senesinde, Şevval ayının ortalarında Evranos Bey ve Ayvat Yiğitbaşı pusuya yattılar. Ortalıkta az bir kuv­vetle Kara Cafer adındaki kahraman bir komutan görünüyor­du. Kara Cafer'i küçük bir lokma gören küffar ordusu, hücu­ma geçti. Dövüş, çok kanlı cereyan ediyordu. Zaman gelmiş, pusudaki İslâm mücahidleri, dudakları kıpır-kıpır dualar edip, Allah Allah diyerek düşman üzerine, bir felaket bulutu gibi çöktüler, Karanlık basmış, düşman yok olmuştu. Sabah aydınlığı, İslâm'ın zaferini tasdik ederken, 500 kadar Rum askeri, savaş alanında ölü olarak yatıyordu... Ele geçirilen 200 kadar esir de, Sultan Orhan Hazretlerine gönderilmek üzere sevkedilmeye başlandı.

Bu savaştan sonra Katakuzen, işin zorla halledilemiyeceğini nihayet anladı. Sultan Orhan Hazretlerine

«—Osmanlılar buradan çekip gidecek mi, yoksa bu şehir­lerde kalacaklar mı?» diye haber gönderdi.

Sultan Orhan Hazretleri, şu şahane cevabı gönderdi: «—Bu suale, burdan cevap vermek olmaz. O taraftaki kumandan­larla görüşmemiz lazımdır. Ayrıca bu yerleri, Bulgarların hücumundan korumak lazımdır.» diyerek bir diplomasi örneği gösterdi.

Kantakuzen, Sultan Orhan'ın bu cevabından, onun dere­cesine varamayacağını anladığından, Bizans'taki saltanat or­taklığından vazgeçip, Alemdağı'ndaki bir manastıra çekildi.

Kantakuzen'in çekilmesi, Bizans tahtının Yani Paleolog'a kalmasını sağladı. Paleolog, Suİtan Orhan'a senelik vergi ve­rerek, himayesine girmek istediğini bildirdi.

Evet, Bizans, Osmanlı Bey'ine haraç vermeyi kabul etti. Bu çok önemli olay, İstanbul'un fethinin yaklaştığına bir işa­retti...

Sultan Orhan, oğlu Süleyman Paşa'ya gönderdiği bir emir­le, Çekmece muhasarasını kaldırmasını istedi. Süleyman Pa­şa da biri iki etmeyip, muhasarayı kaldırarak Dimetoka ta­raflarına gitti.

Süleyman Paşa'nın Vefatı

Yani Paleolog'un Osmanlı Bey'inİn himayeine girmiş ol­ması, Kantakuzen'in bulunduğu manastırdan, siyasî hayatı takib ve yönlendirmeye çalışmasına sebeb teşkil etti. Avru­pa'nın kralları ile haberleşiyor, onları; Osmanlıları Rume­li'nden atacak bir kuvvet teşkil etmeye teşvik ediyordu. Haç, mutlak olarak Hilai'i yok etmek istiyordu. Fakat Hilal'in sahi­bi Cenab-ı mevla, Hilal'in ordusuna nusret ve zaferler vere­ceğini Kitab-ı Mübin'de beyan ettiği gibi, İlâhî yardımlarını İs­lâm mücahidlerine lütfediyordu...

Süleyman Paşa, Avrupa Krallarının bu tasarılarını haber aldığında, kumandanlarını yanına çağırarak, onlara inanç ve şahadetin en güzel örneklerinden sayılan şu tarihi hitabesini yaptı:

— Kumandanlarım, gazilerim! İlk defa ayak bastiğımız bu yabancı topraklarda bizim gibi sayılan az mücahid kafilesinin, az zamanda kazandığı bu fetihler, İ'lây-i Kelimetullah için yapıldığından, Cenab-ı Hakk'in bizlere mükafatıdır. Bun­dan hiç şüphemiz yoktur. Haber aldığımıza göre, şimdi üzeri­mize gelen düşman, her ne kadar bizden çok ise de, bizi bu-qüne kadar muzaffer kılan, savaşlarımızı zafer tâcıyla taçlan­dıran, İslâm Sancağını gülen yüzü, ilim ve adalet getiren ala-metîyle, kâfir bayrağına galip kılan Allah'ın (c.c) lütfündan asla ümid kesmiş değiliz.

Kumandanlarım, gazilerim, kardeşlerim!

Emelimiz, Hakk din olan İslâm'ı yaymak, onu bütün kür-re-i arza hâkim kılmaktır. Allah için şehid olmak bize, ahiret saadetidir. Şayet bu sıralarda ben ölürsem, siz asla düş­mandan yüz çevirmeyiniz. Bilirsiniz ki düşmandan kork­mak, büyük günahlardandır.»

Sanki Süleyman Paşa, bu hitabesiyle mücahidler kafilesi­ne son vasiyyetini yapıyordu... 760/1369 senesi içinde Sü­leyman Paşa, birleşmiş olan Salip kuvvetlerini beklerken, av­lara da çıkıyordu. Sırası gelmişken burada bir istidrat yapak, av hakkında kısa bir malumat verelim.

Son altmış yıldır yapılan İslâm düşmanlığının en ağır hü­cumları, İslâm Devletlerinin en satvetli, en kuvvetli temsilcisi olan Osmanlı'ya ve onun sultanlarına yapılmıştır. Bu sultan­ların av partileri ise bir sefahet, devlet işleriyle ilgilenmeme şeklinde" körpe beyinlere aşılanmak istenmiştir. Halbuki bu avlar Hz. Rasulülah Efendimiz -(s.a.v.)- sünnet-i seniyyele-rİnden oian iyi bir süvari olma, iyi nişan alma, ok atıp hedef vurmak, cesaretle vahşi hayvanların karşısına çıkmak, in­sanlara zarar veren bu mahlukları yok etmeyi kolaylaştıran bir spordur. Bugün bir sporcu, idman yapmadan müsabaka­lara katılsa, nasıl başarılı sonuç alamıyacaksa, o devirlerin savaş sanatında en önemli unsur olan at sürme, engebeli arazide her türlü tehlikeyle başbaşa kalarak ok atma veya atla koşarken nişan alma bir idman değil de nedir?

Süleyman Paşa, 760/1359 senesi sonlarına doğru çıktığı bu avlardan birinde, elinde olan doğanı bir kuşa salıverdi. Kendisi de atiyle doğanın arkasından takibe başladı. Hızla yol alırken atının ayağı bir köstebek deliğine girdi. At yan ta­rafa düştü. Süleyman Paşa atın altında kalırken, başı bir taşa çarptı ve derhal ruhunu teslim etti. Bolayır'da, bugün bulun­duğu kabrine kendi yaptırdığı camiin karşısına gömüldü.

İşte bu sıralarda gaziler şaşırmış, kumandanlarının ölümü­ne üzülüp ağlaşırlarken, düşman ordusu 50-60 bin kişilik as­kerle göründü. 60 kadar gemi, on beş bin düşman askerini Gelibolu'ya çıkardılar. Diğer düşman askeri de gemilerle Tuzla önüne yanaştılar.

Bolayır'da bulunan İslâm askerinin sayısı 1500-2000 ka­dar idi... Kumandanlarını kaybetmenin acısı içinde iken ge­len düşman ordusu, onlarda bir şaşkınlık, bir yılgınlık mey­dana getirmişti... Kumandanlardan biri yüksek bir yere çıka­rak,

İslâm Mücahidlerine

Süleyman Paşa'nın hitabesini hatırlattı. Bu hitabe, gazilere bir heyecan vererek, kendilerine gelmelerini sağladı. Süley­man Paşa'nın kabri önünde toplanıp, onun ruhuna fatihalar gönderdikten sonra, birbirleriyle helalaşıp düşman üzerine şimşek hızıyla atıdılar. 1500-2000 kişilik bu muvvahidler ka­filesi, 15.000 kişilik düşman ordusunu kısa zamanda bozgu­na uğrattılar. Kaçanları kılıçtan geçirdiler, eman dileyenleri esir aldılar. Düşmanın yalnız gemide kalan kısmı kurtulabildi. Bu mağlubiyeti duyan Tuzla önündeki düşman gemileri, Ru­meli'yi İslâm askerine bırakarak kaçıp gittiler. İşte bu zafer, müslümahların Rumeli fethinin mührü oldu. Müslümanlar ar­tık Rumeli'ye yerleşmişlerdi.

Sultan Orhan'ın Vefatı

Müslümanların Rumeli'ye artık kesin olarak yerleştiklerini belgeleyen bu zafer haberi, Süleyman Paşa'nın vefatıyla bir­likte Sultan Orhan Hazretlerine bildirilmişti. Yarabi bu ne te­celli idi!.. Sana şükürler olsun. İslâm Rum eline yerleşiyor, Süleyman ebedî dünyasına geçiyor., bu buruk bir zafer., za­ferle teselli olunacak acı bir haber... 81 yaşına gelmiş olan Sultan hazretleri, böyle bir sevince ve böyle bir kadere nasıl tahammül etsin?.. Ya İlâhî zafere aşırı sevince, kederde isya­na vardırmayacak mükafaat ve lütfuna hamdolsun.. diyen Sultan Orhan oğlu şehid padişah Murad-i Hudavendigar Haz­retlerini 761/1360 yanına çağırıp, kendisine nasihatlerini et­tikten ve tahtı vasiyetten sora; 35 yıl süren, fetihlerle geçen, İslâm Sancağını yükseltmekle mükellef vazifesi, İndi İlâhî'de inşallah makbul sayıldığından, Süleyman Paşa'nın vefatın­dan iki ay sonra ebedî aleme (Rahmet-i Rahman'a) kavuştu. Babası Sultan Osman Gazi Hazretlerinin türbelerinin yanına defnedildi. Sultan Orhan Hazretleri ölürken, Sultan Murad-ı Hüdavendigâr'in oğlu Yıldırım Beyazıd dünyaya geliyordu...
 
Geri
Üst