işte devamı

:
g3. XVIII. Yüzyıl (1701-1799)
a. Gerileme ve “Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l Ümerâ":
XVIII. yüzyıl, imparatorluğun çeşitli biçimlerde tehdide uğradığı yüzyıldır. Bu yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde, teknik ve kültürel alanda kendini göstermeye başlayan etkinin yanı sıra, askerî ve diplomatik alanda olduğu kadar iktisadî alanda da, büyük Avrupa devletlerinin saldırısının gerçekten başladığı bir yüzyıl olmuştur. Askerî alanda, Ruslar ve Avusturyalılar, imparatorluğun sınırlarında bir geriye çekilişe yol açan kesin zaferler kazanırlarken, Fransızlar, İngilizler ile Hollandalılar da, Venediklilerin artık sınırlı bir rol oynadıkları iktisadî alanda nüfuzlarını artırmışlardır. Ayrıca bu devletler, imparatorluktaki bazı azınlıkları destekleyen, daha sonraları siyasi desteğe dönüşecek olan sosyal nitelikte baskıda bulunmaya başlamışlardır.Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinde istihbarata artık gereken
önemin verilmeyişinin de büyük rolünün olduğu bilinmektedir. XVIII. yüzyılda da, dönemin siyaset bilimcileri bu hususa dikkat çekmişlerdir.Nitekim, Defterdar Sarı Mehmed Paşa, 1714-1717 yılları arasında kaleme aldığı “Nesâyihü’l-Vüze râ ve’l Ümerâ” (Vezirlere ve Emirlere Nasihatler) adlı eserinin 6. bölümünde: “Düşmanın hallerini bilmek de çok önemlidir.Düşman halleri bilinmemekle ve inceden inceye araştırma ve bilgi alınmamakla nice devlet berbat olmuştur. Her bir sınırdan düşman içine gizli ajanlar gönderilip yavaş yavaş din düşmanlarının niteliklerinden haberdar olmaya çalışılmalıdır. Hangi tarafa sefer yapılacaksa gidilecek yere yakın olan düzeni düzgün sınırda bulunan iş
görmüş yaşlı başlı ve o bölgenin durumunu bilen kimseleri araştırıp buldurarak her biriyle danışıp görüşmek ve düşman durumundan nasıl haber alınır ve ne yolda hareket gerekir ve bunun yolları nelerdir, bunları
birçok kereler danıştıktan sonra sefer işlerinin gereğine uygun olduğu görülüp gururdan ve kendini beğenmişlikten son derece çekinen melidir. ERDAL ‹LTER / OSMANLILARDA ‹ST‹HBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR Ajan hususunda son derece ileri görüş ve ihtiyat lâzımdır. İki ajanı, birbirleriyle buluşturup birbirinin haberini öğrenmemeleri gerektir. Ajanhaberini başkalarına söylemeyip bizzat kendilerinden almak gerektir.Başka kimseyi aracı yapmayalar.Sevindirici haberle gelen ajan ile üzücü haberle gelen ajana aynıbağış yapılıp, korku veren haber yüzünden incitilmemesi lâzımdır ki ajanlar haberin doğrusunu ve gerçeğini söylemeden korkmayalar.”
tavsiyesinde bulunmaktadır.
b. Denizde ve Lehistan’da İstihbarat, Çeşme Faciası:
XVIII. yüzyılda Osmanlılar deniz istihbaratına daha da önem vermeye başlamışlardır. Çeşitli limanlardan yola çıkacak gemilere nelerin yüklendiği ve nerelere gidecekleri gemi reislerinden öğreniliyordu. Daha önceleri, daha çok devşirme ve dönme olan Osmanlı ajanları, bu yüzyılda Türkler arasından da yetişmeye başladı. XVIII. yüzyılın ortalarında,
Osmanlıların Lehistan (Polonya)’da geniş bir haber alma ağı(ajan şebekesi) bulunuyordu. Osmanlılar bu faaliyetlerde, Buğdan Voyvodası’nın ajanlarından yararlanıyorlardı; ancak bu ajanlardan bir kısmı ikili ajandı. Mesela, Osmanlı gizli haber servisinde çalışan ve bir yandan da Fransa hesabına ajanlık yapan Konstantin Stamati adındaki
Yunanlı böyle birisiydi. Konstantin Stamati, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir raporunda, Buğdan Voyvodası’nın Yaş ve Bükreş’teki kançelaryalarının önemini belirtiyor, padişahın bütün siyasî haberleri bu kançelaryalar yolu ile aldığını belirterek, Fransa’nın Buğdan ve Eflâk’da konsolosluklar kurma zorunluluğunu tavsiye ediyordu.1737 Temmuzunda Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa, Bosna üzerine yürüyen Avusturya ordusunun durumunu, taarruz hazırlığını ve plânlarını
ajanlar vasıtasıyla öğrenmiş, aldığı tedbirler ile düşman ordusunu büyük bir mağlûbiyete uğratmıştı. 1770 yılında da iki Rus filosunun Baltık denizinden hareket ederek Cebelitarık Boğazı’ndan Osmanlı
sularına gelmekte olduğu Fransa hükümeti tarafından Osmanlı hükümetine bildirilmiş ise de, Osmanlı devlet adamları, Rusların Akdeniz’de bin istinat noktası olmadığını söyleyerek, verilen haberin doğruluğuna inanmamışlar, hatta haberi verenleri safsatacı ve mugalâtacı olarak suçlamışlardı. Bu sebeple, Rus donanmasına karşı tedbir
almamışlar; neticede 8 Ekim 1770 tarihinde Çeşme’de Osmanlı donanmasının yok edilmesine neden olmuşlardır.
XVIII. yüzyılda Osmanlılar deniz istihbaratına daha da önem vermeye başlamışlardır. AVRASYA DOSYASI 245
c. İkâmet Elçilikleri:
XVIII. yüzyıl sonlarında, Osmanlı devletinde ayrı bir haberkaynağının daha ortaya çıktığı görülmektedir: İkâmet Elçilikleri.
Osmanlı Devleti, kuruluşundan III. Selim (1789-1807) devrine gelinceye kadar İslâm ve Hıristiyan devletler nezdine zaman zaman “Fevkalâde Elçiler” göndermiştir. Genel olanak, cülûs tebriki, ihtilâflı bir meselenin çözümü, savaş ilanı, barış yapılması ve dostluk teklifi gibi hususlarda gönderilen bu elçiler, gittikleri yerlerde pek az kalırlar
ve görevleri sona erince hemen geri dönerlerdi. Bunların çoğu, gittikleri ülkelerde dikkatlerini çeken olayları ve edindikleri intibaları sefaretnâmeler hâlinde kaleme almışlardır; ancak bu elçiler, siyasi faaliyetlerini devlet sırrı saydıkları için sefaretnâmelerinde bu hususlardan hiç bahsetmemişler, daha çok teşrifat meselelerine önem vermişlerdir.
Bu yüzyılın sonlarına kadar, Doğu’da sınır eyaletleri valileri, Kuzeyde
Kırım Hanları, Batı’da özellikle Eflâk ve Buğdan Voyvodaları, Osmanlı hâkimiyetini tanıyan Dubrovnik Cumhuriyeti ile Endel Krallığı da istihbarat temini ile görevlendirilmişlerdi. Ayrıca Osmanlı devleti, Avrupa devletlerinin siyasî durumlarını, Divân-ı Hümâyun tercümanı yolu ile öğrenirdi.Fenerli Hıristiyan Rum beylerinden olan tercümanlar, İstanbul’daki
yabancı devletler elçilerinin tercümanları ile devamlı temasta bulununlar ve bu tercümanlar, bazen para ve hediye karşılığında,bildikleri haberleri onlara naklederlerdi. 21 Ocak 1772 tarihinde Reisül-Küttâb olan Abdürrezzak Bahir Efendi bir raporunda, yabancı elçilik tercümanları ve devlet sırları hakkında şunları yazmaktadır:“Yabancı devlet elçilerinin hizmetlerinde bulunan tercümanların çoğu reaya çocukları olup, bunlar genellikle ileri gelen büyük devlet
memurlarıyla dostluklar kurmaktan, dolayısıyla hekimlik bahanesi ve başka sebeplerle onların konaklarına girip çıkmadan geri kalmazlar.
Özellikle, yabancı asıllı pek çok hekim İstanbul’da büyük devletadamlarına sırtlarını dayayıp geçinirler ve konuklarına girerek onların bütün sırlarını öğrenip bildirirler. Yabancı elçilerden birisi devletimize olmayacak bir teklifte bulunsa, bu teklif kabul edilmese ve terslense,elçi hemen tercümanlarına ve kendi milletinden olan hekimlere, aslı
faslı yok bir alay uydurma şeyler öğretir, onlar da gittikleri konaklarda bu sözleri dallandırıp budaklandırarak dürüst hareket ediyorlarmış gibi kulakları tırmalayarak sözleri çevrelerine yayarlar, işittirirler. Bizimkiler
ise, bu yabancı devletin durumunu bilmediklerinden şöyle olacakmış,bir mesele çıkacakmış diye, bu uydurmaları söz konusu edip yavaş yavaş padişahın kulağını doldururlar ve onlar bunu, istediklerinin
gerçekleşmesinde bir yol olarak tuttuklarından başka, aynı kanallarla Allah bilir ya, devletin sırlarından çoğunu da elde ederler.”Osmanlı devletindeki Divân-ı Hümâyun tercümanlarının bazıları devlet sırlarına vakıf olarak, yabancı devletlere ajanlık ediyorlardı.Bunlardan tespit edilenler ölümle cezalandırılır ise de birçoğu bilinmezdi.Osmanlı devletinde, devlet aleyhine çalışmanın cezası çok ağır olmuştur. Meselâ, Rum tercümanların içinde İstanbul’un fethinden beri
tercümanlık yapmış olan İskerletzâde ailesinden Aleksandr 15 yıldan fazla divanda bulunup, kendisine itimat gösterilmesine rağmen, 18 Eylül 1740 tarihinde Avusturya ve Rusya ile Belgrad’da imzalanan barış
antlaşması esnasında devlet sırlarını karşı tarafa söyleyerek ajanlık yaptığı gibi, Avusturya ve Rusya murahhasları tarafından söylenen hususları gizlemek, Avusturya ile Belgrad’da imzalanan barış antlaşmasının bazı yerlerini ve sözlerini değiştirmesinin, sınırların tespiti esnasında anlaşılması üzerine idam edilmiştir. Yine, 20 yıla yakın tersane
tercümanlığı yapan Konstantin de yabancı devletlere ajanlık yapmıştır.
XVIII. yüzyılın sonlarında, özellikle Fransız İhtilâli ile ortaya çıkan düşünce akımları, Avrupa güçler dengesini bozmuştur. Osmanlı devleti, artık tek başına düşmanları ile başa çıkamaz duruma gelmişti. Bu
durum, III. Selim’i bir denge politikası takip etmeye zorlamıştı. Bu sebeple,Avrupa’da olup bitenleri takip etmek üzere 1792 yılında dost devletler nezdine birer “İkamet Elçisi” (Daimî Elçi) göndermeyi uygun bulmuştur. Onu, “İkamet Elçilikleri” (Daimî Elçilikler) açmaya zorlayan sebepler arasında, Osmanlı istihbaratının yetersizliğini, Rum olan Eflâk
ve Buğdan beyleri ile Divân-ı Hümâyun tercümanlarının özellikle Rus nüfuzu altında bulunmalarını, bu sebeple Babıâli’nin ve padişahın kendilerine olan güvenin sarsılmış bulunmasını sayabiliriz. İkamet Elçileri, Avrupa’da üç yıl kalacaklar, bu sürenin sonunda yurda dönünceyerlerine başkaları gidecekti. Bunlar beraberlerinde, Rum tercümanlardan
başka, Sır Kâtibi (Baş Kâtip) ve Maiyyet Memuru (Sefaret Ataşesi veya Kâtibi) sıfatıyla Müslüman görevliler de götüreceklerdi. 1793 yılından itibaren İngiltere, Fransa, Prusya ve Avusturya’ya İkamet Elçileri tayin edilmiştir.
Böylece, Osmanlı devletinde istihbarat temininde yeni bir dönem açılmış oluyordu.
1797 yılında Viyana’ya İkamet Elçisi olarak tayin edilen İbrahim AfifEfendinin ilk faaliyeti, Napoleon Bonaparte’ın Avusturya ile 17 Ekim1797 tarihinde imzaladığı Campo-Formio Barış Antlaşması’nı Bâbıâli’ye
bildirmesi olmuştur. İbrahim Afif Efendi, İstanbul’da Fransa hesabınagizli faaliyetlerde bulunan İspanya maslahatgüzarı Bouligny’nin görevinden uzaklaştırılmasında da aracılıkyapmıştır. 246ERDAL‹LTER/OSMANLILARDA‹ST‹HBARAT .XX.YÜZYILLAR)
XVIII. yüzyılda, elçilere “onurlu bir ajan” gözüyle bakılmaktaydı.Elçilere düşen en önemli görev, bulundukları ülkeler hakkında mümkün olduğu kadar fazla bilgi toplayabilmeleriydi. Bu yüzyılda, elçilerin hırsızlık ve ajanlık yapmaları ve rüşvet almaları da olağan karşılanmaktaydı .4. XIX.-XX. Yüzyıllar (1801-1918)
a. İkamet Elçiliklerinin Yeniden Açılması:
Osmanlı devletinde İkamet Elçiliklerinin diplomatik çalışmaları beklenildiği ölçüde verimli olmamıştır. Başarısızlığın sebepleri, seçilen şahısların çoğunun siyasî tecrübelerinin bulunmaması ve yabancı dil bilmemeleri sebebiyle çoğu ajan olan Rum tercümanlardan faydalanmalarıdır.Bu yüzden, en gizli sırlar yabancı devletlerin Hariciye
nazırlıklarına sızıyor ve Osmanlı elçileri faaliyetlerinde teşebbüs imkânlarını kaybediyorlardı. Nitekim,Londra, Viyana ve Berlin Elçilikleri, 1800 yılından itibaren maslâhatgüzarlar ile yürütülmüştür. Avrupa’nın belli başlı devlet merkezlerindeki Daimi Elçilikler,Rum maslâhatgüzaların kasten yanlış bilgi vermelerinin anlaşılması üzerine Padişah II. Mahmud (1808-
1839) tarafından 1821 yılında geçici olarak kapatılmıştır. Bununla birlikte,İkamet Elçilikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşmasında
etkili olmuştur. Bu sayede, Bâbıâli, devletler arası diplomasi usullerini ve elçiliklerde görevli Müslüman memurlar da yabancı dil öğrenmişlerdir. II. Mahmud’un saltanatının son yıllarında, 1834 yılında İkamet Elçilikleri yeniden kurulduğu zaman, hiç şüphesiz 40 yıl önceIII. Selim’in giriştiği tecrübeden faydalanılmış ve bu yeni teşebbüs
günümüze kadar aralıksız devam etmiştir.XIX. yüzyılda ayrılıkçı hareketlerin başlamasıyla birlikte “Tebdil”
gezenlerin sayısı da artmıştır. “Tebdil Gezmek”, yani bir hüviyete bürünerek bilgi toplamak çok eski zamanlardan beri görülmektedir.“Tebdil”, ajan anlamında kullanılan bir tâbirdi. Tebdil ajanları, bütün imparatorluk sathında yaptıkları inceleme ve araştırma seyahatleri sonunda hazırladıkları raporları merkeze gönderirlerdi.
b. Sultan Abdülmecid ve Cinivis Efendi:
Osmanlı devletinde Kontr Espiyonaj (Espiyonaja Karşı Koyma)çalışmalarının da tek merkezden yürütülmediği bilinmekle beraber,AVRASYA DOSYASI 247
XVIII. yüzyılda,elçilere “onurlu bir ajan” gözüylebakılmaktaydı.Ortaya çıkan şüpheler karşısında gereken tedbirlerin alınmasına merkezin önem verdiği görülmektedir. Bir belgede, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki
yabancı ajanların karışıklık çıkardıklarına işaret edilmekte ve bunların önlenmesine dair Reis-ül-Küttâbın dikkati çekilmektedir.Yabancı ajanların faaliyetlerinin yoğunlaştığı XIX. yüzyıl ortalarında,Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Stratford Canning’in Sadrazam Mustafa Reşid Paşaya telkinleriyle,
Balkanlardaki muhtemel ayaklanmaları gözlemek amacıyla Fransız gizli polis teşkilâtı örnek alınarak modern tarzda gizli bir
teşkilâtın kurulduğu ve başına da Rum asıllı Cinivis Efendinin getirildiği,ancak bu teşkilâttan beklenen faydanın sağlanamadığı, önce kapatıldığı, bilâhare Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde 1863
yılında tekrar açıldığı, bu defa da teşkilâtın başına büyük sayıda bir Katolik Ermeni grubunun girişimiyle ve bazı başka nedenlerle Baron C... adlı birinin getirildiği, bunun da ülke aleyhine faaliyette bulunduğu
ve bu sebeple görevine son verildiği, II. Abdülhamid’in (1876-1909)özel doktoru Rum asıllı Mavroyani Paşa tarafından iddia edilmektedir.Mavroyani Paşa, Fransa’da imzasız olarak yayınlanan “Türk Gizli
Polisi” adlı kitabında, Osmanlı devletinde gizli polisin nasıl kurulduğunu anlatmaktadır. Bu imzasız 52 sayfalık kitabın Mavroyani Paşaya ait olduğu, Istanbul’daki Fransız Hastahanesi eski Baş Cerrahı Dr. Edmond Lady tarafından 7 Kasım 1900 tarihinde Fransa Millî Kütüphanesi Müdürü’ne yazılan mektupta belirtilmekte ve Mavroyani
Paşanın bu kitabı II. Abdülhamid’in isteği üzerine yazdığını iddia etmektedir.Abdülhamid’in bir hatt-ı hümâyunu ile Eflâk Voyvodası olarak tayin edilen Mavroyani Paşa, bilâhare bir tertiple idam edilmiştir.Mavroyani Paşa da acaba saraya yerleştirilmiş bir ikili ajan mıydı?
c. II. Abdülhamid ve Yıldız İstihbarat Teşkilâtı (1880-1908)
XIX. yüzyılın sonlarına doğru devlet istihbaratı geliştirilmiş, ancaközel çıkarlara hizmet alan bir araç hâline getirilmiştir. II. Abdülhamid devrinde, yaşanan iç ve dış olaylar, Abdülhamid’i Yıldız İstihbarat Teşkilâtını kurmaya sevk etmiştir. Bir rivayete göre, II. Abdülhamid bu azametli istihbarat teşkilâtını bir Alman uzmanın yardımı ile kurmuştur.
Hatırâtında bu teşkilâta neden lüzum gördüğünü şöyle anlatmaktadır:
“Padişah, tebaasının ne düşündüğünü, ne gibi şikayetleri olduğunu bir taraftan kendi valilerinden, kadılarından hükümet marifetiyle haberdar olur, bir taraftan da memâlikin (memleketin) etraf-ı erbaasından
(dört bucağından), oralara yayılmış tekkelerin şeyhlerinden,dervişlerinden malûmat (haberler) toplar, buna göre memleketi idare(248 ERDAL ‹LTER / OSMANLILARDA ‹ST‹HBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)eder. Ceddim Sultan Mahmud (II. Mahmud), bunlara seyyah (gezginci) dervişleri de ilâve ederek istihbaratı tevsi etmişti (genişletmişti).
Ben tahta çıktığım zaman vaziyet (durum) böyleydi ve böyle devam ediyordu.
Bir gün Londra Sefiri Musurus Paşadan, eski Sadrazam ve Serasker Hüseyin Avni Paşanın İngilizlerden para aldığını öğrendim. Padişah namına (adına) devleti idare eden bir Sadrazam kendi devletine ihanetediyor ise, istihbaratı da elbette ki mantığına uygun geldiği şekilde Saraya bildirirdi. Şüpheye düştüm, müteessir oldum. İşte bu günlerde
Mahmud (Celâleddin) Paşa bana geldi ve Jön Türkler’den bazıları hakkında malumat (haberler) getirdi. Bu haberler mühimdi. Kendisine bunları nasıl öğrendiğini sordum. Hususi (özel) bir İstihbarat Teşkilâtı kurmuş, bazı eşhasın (kimselerin) yakınlarını para ile elde etmişti. Bu kimseler, görüp işittiklerini haber veriyorlar, o da bunları ehemmiyetlerine
(önemlerine) göre kıymetlendiriyordu.İsterse kardeşimin kocası olsun, devletin bir parçasının devletten
gizli bir istihbarat kurması doğru olamazdı. Kendisine bu teşkilâtı hemen bana devretmesini ve ba-de-mâ (bundan sonra) bu işlerle uğraşmamasını söyledim. Teşkilâtı bana devretti; ama, bundan çok
muğber oldu (alındı).Yabancı devletler kendi âmâline (emellerine) hizmet edecek kimseleri ve zirve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma merbüt (bağlı) bir
İstihbarat Teşkilâtı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın
jurnalcılık dedikleri teşkilât budur.”II. Abdülhamid, kendisinin kurduğu ve yönettiği istihbarat teşkilâtına, esas itibarıyla vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları halde devlete ihanet edenleri tanımak ve izlemek için ihtiyaç olduğunu
da belirtmektedir.Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nda II. Abdülhamid’in şahsen güvenini kazanmış olan kişiler iş başına getirilmişti. Ajanlar içinde her rütbeden ve her seviyeden isim yapmış veya yapmamış kimseler vardı. Teşkilâtta
generaller, amiraller, valiler, hâkimler, profesörler, doktorlar, öğretmenler,gazeteciler ve başka meslek sahipleri olmak üzere 990 ajanın yer aldığı ve 23 ajan merkezinin bulunduğu görülmektedir. Resmi ajanların dikkatlerini en çok teksif ettikleri şahıslar sadrazamlardı.Abdülhamid’in saltanatının ikinci yarısında ajan korkusundan, insanlar
üçüncü bir kişinin bulunduğu yerlerde konuşamaz hâle gelmişler ve Avrupa’ya kaçanların sayısı artmıştır. II. Abdülhamid, istihbarat teşkilâtını genel ve askeri istihbaratın aleyhine olarak geliştirmiştir.
AVRASYA DOSYASI 249
Teşkilâtın ordu üzerinde de son derece etkinliği bulunmaktaydı. Onun,teşkilât kadrosundan beklediği aslında, kendi tahtına yönelik komploları ortaya çıkarmaktı. Abdülhamid’in bu yolda yürüttüğü operasyonlar,sadece imparatorluğun dört bir yanında yapılmamış, Avrupa’da kendisine karşı gruplaşanların bulunduğu Paris, Londra, Brüksel, Cenevre ve
Kahire gibi şehirleri de kapsamıştır. Yıldız İstihbarat Teşkilâtı, iç istihbarat faaliyetlerindeki başarılarının yanında, Balkanlardaki azınlık isyanlarında da önemli başarılar sağlayarak en gizli örgütlerin içine de
sızabilmiştir. İngiliz gizli servisinin ajanı olan Türkolog Prof. Arminius Vambery, aynı zamanda II. Abdülhamid’in İngiltere nezdindeki ajanıydı.İmparatorluğu 30 yıl istibdatla yöneten Abdülhamid’in sevmediği üç okul vardı: Harbiye, Tıbbiye ve Mülkiye. Bu üç okul sıkı bir takip ve teftişe rağmen hürriyet ve meşrutiyet fikirlerini yaymaktaydı. Özellikle
Makedonya’daki genç subaylar arasında ittihatçılık fikri taraftartoplamıştı. Nitekim, istibdadı yıkan topluluk da buradan çıkacaktır.Abdülhamid’e karşı Paris’te Jön Türkler tarafından 1889’da kurulan İttihad ve Terâkkî Cemiyeti, 1906’da Selânik'te 3. Ordu subaylarının kurduğu Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile 1907’de birleşecek, böylece asker-sivil karışımı ortaya çıkan örgüt, Abdülhamid’den 1877’de ortadan kaldırılan anayasanın yürürlüğe konmasını isteyecekti.
Yönetime karşı Makedonya’da başlatılan hareket sonunda, 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet ilân edilecek, istibdat rejimine son verilecektir.İttihad ve Terâkkî, ihtilâlden hemen sonra saray çevresindeki grubu
ve istihbarat teşkilâtını ortadan kaldırmak için harekete geçmiştir.Meşrûtiyet'in ilânından bir hafta sonra, Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu)’nın teşkilâtın kaldırılması ile ilgili 29 Temmuz 1908 tarihli mazbatası (kararnâmesi) paralelinde, 30 Temmuz 1908 tarihinde açıklanan iradeye uygun olarak Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nın faaliyetine son verilmiştir.
31 Mart 1909 tarihinde İstanbul’da patlak veren irtica hareketinin baş sorumlusu olarak görülen II. Abdülhamid, Meclis-i Umumi-i Milli'nin Kararnâmesi gereği 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilerek yerineV. Mehmed Reşad (1909-1918) geçirildi. Abdülhamid’in hallinden sonra Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’na ait olan yüzbinlerce rapor (jurnal)
saraydan alınarak, ittihad ve Terâkkî’nin önde gelenlerinin teklif ve kararları doğrultusunda Harbiye Nezareti’nin avlusunda yakılmıştır.İttihad ve Terakki artık eskisinden daha güçlü bir duruma geçmiştir.Giderek hükümeti doğrudan ele alacak, Ekim 1909’da siyasi parti haline gelecek, altı aylık kısa bir dönem (17 Temmuz 1912-23 Ocak
1913) hariç, Birinci Dünya Savaşı’nın (1914-1918) sonuna kadar iktidardakalacaktır.
250 ERDAL ‹LTER / OSMANLILARDA ‹ST‹HBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)
ç. Enver Paşa ve Teşkilât-ı Mahsûsa (1913-1918):
XIX. yüzyıl sonlarında, Osmanlı devletine karşı ayrılıkçı hareketlerin yoğunluk kazanması ve isyanların genişlemesi, istihbarat ve espiyonaj çabalarını da artırmıştır. Büyük devletlerin istihbarat servislerinin kozmopolit olan İstanbul ve İzmir gibi şehirlerde faaliyet göstermeleri,Arap yarımadası gibi gerek coğrafi konumu ve gerekse dinî farklılıklar
gösteren yerlerden daha kolay olmuştur. Yabancı servis ajanları mühendis, arkeolog, böcek koleksiyoncuları, kuş meraklıları ve tüccar kisvesi altında istihbarat faaliyetlerini yürütüyorlardı.Balkan Savaşı’nın (1912-1913) sonuna kadar, Osmanlı devletinde geniş olarak istihbarat yapan gizli bir teşkilâta rastlanılmamaktadır.Balkan Savaşı’nın getirdiği kötü sonuçlardan sonra, Osmanlı İmparatorluğu gibi üç kıtaya hükmetmiş, çeşitli ırk ve mezhepte çeşitli milletleri
idare etmiş bir devlet için gizli modern bir istihbarat teşkilâtına mutlak surette ihtiyaç olduğu artık anlaşılmıştır. İngilizlerin meşhur“Intelligence Service”i gibi, Osmanlı devletinin de çeşitli ülkelerde propaganda yapmak, Osmanlı sınırları dışında kalan veya bu sınırların dışına çıkma tehlikesi taşıyan Türk ve Müslümanlar’ın ağırlıkta olduğu
bölgelerde örgütlenmek, bilgi toplamak (istihbarat), askerî sırlar ele geçirmek, düşmana karşı gerilla mücadelesini örgütlemek, ordunun görevini kolaylaştırmak, Panislâmizm ve Pantürkizm ideolojilerini gerçekleştirmek gibi bin takım meselelerin hâllini isteyen bir istihbarat teşkilatına sahip olma zaruretini düşünen Enver Paşa olmuştur. İşte bu
amaçla Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından kurulan istihbarat teşkilâtına “Teşkilât-ı Mahsûsa” veya “Umûr-u Şarkiyye Dairesi” adı verilmiştir.Teşkilât-ı Mahsûsanın kuruluşu ile ilgili çeşitli tarihler verilmektedir.ATASE arşiv belgelerine göre yapılan bir çalışmada, teşkilâtın 30 Kasım1913 tarihinde resmî olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Teşkilâtın ilk
Başkanının Kurmay Binbaşı (bilahare Yarbay) Süleyman Askeri Bey (30Kasım 1913-14 Nisan 1915), ikinci Başkanının Ali Bey Başhampa (24Mayıs 1915-31 Ekim 1918) ve son başkanının da Hüsamettin (Ertürk)Bey (5 Aralık 1918-?) olduğu bilinmektedir.Teşkilat-ı Mahsûsa, Avrupa tarzında bir örgüttü. Teşkilât, nev-i şahsına münhasır bir kuruluş olarak karşımıza çıkmaktadır. Örgüt,direkt olarak Osmanlı Harbiye Nezareti’ne bağlı idi ve üyelerinin
ifadelerine göre, özel bir şifresi bulunmuyordu.Teşkilâtın genel merkezi, Tercüme ve Telif Şubesi; Hindistan, Mısır,
Afganistan, Arabistan Şubesi; Şark Şubesi, Rumeli Şubesi, Afrikay-ı Şarkî ve Afrikay-ı Garbî Sevkiyat, Umur-u Tanzimiyye, Muamehit-ı Zatiye,
AVRASYA DOSYASI 251
Kurye Şubesi; Evrak ve Dosya Şubesi ile Muhasebe Şubesi olmak üzere 7 Şube’den ve bu şubelere bağlı olan 21 masadan meydana gelmişti.Bu masaların başında genellikle yedek subaylar, Teğmen, Üsteğmen ve
yüzbaşılar bulunmaktaydı. En yüksek rütbeli subay, yarbay rütbesinde bulunuyordu. Teşkilâtın kadroları ise, istihbarat tecrübesinden yoksun sivil ve askerî şahıslardan oluşuyordu.Teşkilât-ı Mahsûsa tarafından, özellikle Kafkasya ve Yakın Doğu’da görev yapan ve gerilla tipi bir çalışma yöntemini benimsemiş küçük askerî birlikler (Müfrezeler), çeteler ve taburlar kurulmuştur. Orta Doğu’daki eylemlerin içerisinde dikkati çekenler, propaganda yapmak
üzere Bingazi’ye gönderilen Bingazi Milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Şeyh Esseyid Şerif Ahmed Es-Sünusî’nin bir Alman denizaltısı ile İstanbul’a kaçırılması ve İngiliz ajanı Lawrens’e karşı girişilen hareketlerdi.
Kafkasya bölgesi, Orta Asya seferlerinin atlama tahtası olarak Teşkilât-ı Mahsûsa’yı fazlasıyla ilgilendirmiştir. Kafkasya seferleri Trabzon’dan yönetilmiştir. Trabzon, Hopa ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine denizden ajanlar sokularak, Rusların askerî durumu öğrenildiği gibi, buralarda eylemler yapılarak, Osmanlı ordusu oraya
girdiği zaman yardımcı olacak geniş bir teşkilât kurulmuştur.Teşkilâtın Orta Asya’ya yönelik faaliyetlerinin en önemlisi, Rauf(Orbay) Bey ile Ömer Naci Beyin gerçekleştirdikleri Iran seferidir. Rauf Bey, İran üzerinden Afganistan ve Hindistan’a kadar uzanarak buralarda İngilizlere karşı karışıklık çıkartma görevini üstlenmiştir. Ancak, bu
grubun harekâtı Almanlar tarafından engellenmiş, Rauf Beye geri dönme emri verilmiştir. Rauf Beyin geri dönerken İran’da bıraktığı müfreze Afganistan’a girmiş, bazı elemanları Hindistan’a giderek
buralarda küçük çaplı eylemler gerçekleştirmişlerdir. Meselâ,Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Selim Sami Bey, İngiltere’ye karşı İslâm Birliği adına şiddetli bir propaganda kampanyası başlatmak, eğer mümkün olursa bu kampanyayı Orta Asya’da Ruslar’a karşı da yürütmek ve ayaklanmalar çıkarmak için Hindistan’a gittiler. Bunlar
Bombay’a gitmek üzere yolda iken, Birinci Dünya Savaşı başladı. Enver Paşadan emir alan Kuşçubaşı Eşref hemen İstanbul’a döndü. Selim Sami ve dört arkadaşı Hindistan’da kalarak göreve başladılar, daha
sonra da Türkistan’a gittiler. Kuşçubaşı Eşref de, bilâhare teşkilâtın Arabistan’daki bölge sorumluluğuna getirilmiştir.
Ömer Naci Bey kumandasındaki gönüllü birlikleri ise, 12 ocak 1915 tarihinde Tebriz’e girmişler ve Ahraz’a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Makedonya ve Trakya bölgelerinde de
Sırplara ve Yunanlılara karşı istihbarî nitelikli faaliyetleri ve önemli
252 ERDAL ‹LTER / OSMANLILARDA ‹ST‹HBARAT (XIV.-XX. YÜZYILLAR)
eylemleri olmuştur. Teşkilâtın kurucuları arasında yer alan subaylar tarafından 1913 yılında Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin kurulması ve Kuşçubaşı Eşref Beyin Şubat 1915’de Mısır’da kanal bölgesindeki
eylemleri, kayda değerdir.Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), Osmanlı İmparatorluğu için 30Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile resmen sona erdi. Özellikle İngilizlerin, Afrika’da ve Orta Doğu’da kendilerine karşı
şiddetli bir mücadele yürüten Teşkilât-ı Mahsûsa’yı cezalandıracakları beklenen bir durumdu. Bu sebeple, onlardan önce harekete geçerek Teşkilâtı en az zarara uğramasını sağlayacak biçimde yeniden örgütlemek gerekiyordu. Işte, İttihad ve Terâkkî hükümetinin ileri gelenleri mütareke görüşmelerinin yapıldığı günlerde Teşkilât-ı Mahsûsa’nın
geleceği hakkında kararlar almayı kararlaştırmışlardı. Mütareke’den az sonra, 5 Aralık 1918 tarihinde teşkilâtın başına getirilecek olan Hüsamettin (Ertürk) Bey, İttihad ve Terâkkî’nin üst düzey yöneticilerinin İstanbul’u terk etmelerinden birkaç gün önce Enver Paşanın Kuruçeşme’deki yalısında gerçekleştiğini belirttiği bir görüşmede,Enver Paşanın konuya ilişkin talimatını şöyle nakletmektedir:“Şimdiye kadar vekâleten bakmakta olduğun Teşkilat-ı Mahsûsa’ya
bundan sonra riyâset edeceksiniz. . . Teşkilât-ı Mahsûsayı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilât asla ortadan kalkmayacaktır...Teşkilât-ı Mahsûsanın bundan sonraki ismi ‘Umum Alem-i İslam İhtilâl Teşkilâtı’ olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye’de bu teşkilâtın İstanbul Şubesi
Reisisiniz. O’nu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilâtın heyet-i merkeziyesi Berlin’ de toplanacaktır.”
Enver Paşanın Hüsamettin (Ertürk) Beye adını verdiği yeni örgütün yurt içinde herhangi bir çalışması olmadı. Enver Paşa ve arkadaşlarının bir Alman denizaltısı ile yurt dışına çıkmalarına müteakip, Bahriye Nâzırı Müşir Izzet Paşanın isteği doğrultusunda Teşkilât-ı Mahsüsa,Hüsamettin (Ertürk) Bey tarafından tasfiye edildi; ancak, teşkilâtın
depolarındaki silâhlar ve cephane saklanarak, Anadolu’ya sevki içinçareler aranmaya başlanmıştı.
siteye gitmek için linki yukarıda verdim saygılar. :