18 MART ÇANAKKALE SAVAŞI(Ne Ararsan Var)

ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:



"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.



Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.



- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?



Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.



- Siz Türk müsünüz?



Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:



- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?



"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:



- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:



- Siz Türk müsünüz?



- Evet Türk'üm....



İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:



- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...

İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.



Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:



- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...



Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.



Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:



-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...



Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:



- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.



Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....



Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.



Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:



- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...



Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.



Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:



- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?

- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

- Yahu senin adın müslüman adı mı ?



Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.



Ama niye ısrar ediyordu?



İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:



- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

- Olsun



Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?



Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..



- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.



Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.



Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:



- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.



Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.



Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.



- Beni yalnız bırakma olur mu?

- Ne gibi Ömer amca ?

- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.



Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"



Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.



Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....



Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

"Ne yalan söyleyeyim,ağladım."
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
BEDELİ ÇANAKKALE'DE

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.



Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:



Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.



Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür.



Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.



O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :



"Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!..."



Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...



Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.



Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:



"Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin..."



Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.



“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”



yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.



Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.



Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:



" Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır."



Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.



Sahte paraya gelince...



Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi' nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip



“ Ne var evlat ?” diye sordu.



Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.



“ Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”



O zaman nefer tok sesiyle “ Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “ benim gözlerim göreceğini gördü” ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)



Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ŞEHİTLERİMİZİN BAŞUCUNDAKİ TÜRK BAYRAĞININ HİKAYESİ

İşte 57.Alayın Hikayesi..Bizim Atalarımız Böyle Kurdular Bu Vatanı...İşte Bayrağa Ve Sancağa Olan Saygı Budur...



90 yıl önce Çanakkale’de savaşan Avustralyalı bir subayın, şehit olan askerlerimizin başucundan alarak ülkesine götürdüğü şehitlerin kanına bulanmış bayrak, hayırsever bir Türk işadamının çabalarıyla vatanına döndü.



YIL 1915... Çanakkale’de savaşan Avustralyalı bir subay, şehit olan askerlerimizin başucunda duran Türk Bayrağı’nı alıp ülkesine götürdü.



18 Mart 2005



Yıllarca evinde sakladı.

Ölünce bayrak torunlarına kaldı.

Onlar da bayrağı bir Amerikalı’ya verdi.

O bayrak ki, rengini bir milletin kanından almıştı...

O bayrak ki, şehit kanlarına bulanmıştı.

Ama, Amerikalı’nın bundan haberi yoktu.

Bayrağı internette satışa çıkardı.

Bunu öğrenen Türk işadamı Necmettin Özçelik, kıyasıya bir açık artırmanın ardından bayrağı aldı.

Manevi değeri çok daha fazla olduğu için ne kadar para ödediğini açıklamayan Özçelik, bayrağı bir yıl bankadaki kasasında korudu.

Önceki gün de günışığına çıkardı.

Rahmi Koç Müzesi’ndeki sergiye koydu.

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;

Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır...



KAÇIRMAYIN, GiDiN, GÖRÜN



Avustralya’da 90 yıl esir kalan bayrağımız artık vatanında... İstanbul Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenen, Çanakkale Zaferi’nin simgesi olan bayrağımızı gidip görün. Sergide sadece bu bayrak değil, tüylerinizi diken diken edecek, ağlatacak, o yıllardan bugüne kalan 7 bin parçalık müthiş bir koleksiyon sizi bekliyor..
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
TÜRK KADIN SNİPER

Çanakkale Savaşları’nın henüz araştırılmayı bekleyen bir çok siyasal, sosyal ve askeri yönünün olduğu bir gerçek. Örneğin; bu savaşların bizde belki de hiç bilinmeyen bir diğer yönü, Çanakkale’de bazı kadın Türk kadın savaşçılarının da, Mehmetçik ile birlikte çarpıştıklarıdır.



Konuyla ilgili ilk belgesel bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. Örneğin, The Age adlı Avusturalya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde şu başlıkta bir haber yer almaktadır.



“Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir:



“... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avusturalyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”



Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır. Gerçi bu tür haberlerin Anzak askerlerinin, zor siper koşullarında, aylarca süren çarpışmaların yıpratıcı etkisinde geliştirdikleri hayal ürünü şeyler olduğu da düşünülebilir. Ancak, “Keskin nişancı Türk kadınları” ve “Türk kadın savaşçılarını” anlatan diğer asker mektupları da incelenip, birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlatılanların doğru olma olasılığının çok yüksek olduğu söylenebilir. Kısacası, Çanakkale Savaşları’nın daha birçok yönü, genç araştırmacılarımızın çalışmalarını ve aydınlatılmayı beklemektedir.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ÇANAKKALE ORATORYOSU

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyoooom düşmana karşı

Oooof gençliğim eyvah.....

Çanakkale içinde vurdular beni

ölmeden mezara koydular beni

Oooof gençliğim eyvah.....

tuğçe:

Çanakkale,

Asırlara uzanır yolculuğun.

Gecenin karanlığında suları yaran sal,

İçinde kırk yiğidi Süleyman Paşa’nın...

Ve Sarı Saltuk,Evronos Bey,Gazi Fazıl.

İşte senin gerçek tarihin böyle başlar.

tuğba

Giriş kapısı Anadolu’mun,

Geçiş kapısı Avrupa’nın.

Sensin tapusu yurdumun.

İlk defa seninle tanıdı Türk’ü,

Son defa sende öğrendi,

Seni ve beni unutamaz Avrupa.

berat:

Mavi denizlerinde hür martıların

Oynaşırdı uzun asılarda.

Huzur içinde yatardı denizine karşı

Bolayır’da Süleyman Paşa.

Uzak iklimlerden gelen gemileri,

Selamlardı,gemiler Bolayır’ı.

3.irem

Ezine’de Ahi Yunus,

4.eda nur

Kaşıkcı Baba Kilitbahir ‘de,

erensu

Gelibolu’yu bekleyen gönül erleridir.

5.gamze

Huzur , sükunet ister gönül erleri.

Yatışları denize karşı,

Gözlemek içindir gemileri.

berna

Ey güzel toprak,bedenimsin,tenimsin.

Seninle kucaklaşan erlerinle:

BENİMSİN,BENİMSİN,BENİMSİN....

6.büşra

Giriş kapısı sensin Marmara’nın

Sen Anadolu’sun,Rumeli’sin.

Sana evlat bağışlayan her ilisin.

Kastamonu,Van,Kırklareli’sin...

Kısacası sen : Türkeli’sin

tuğba

Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıradağlar gibi yatanlarındır.

Bir tarih boyunca onun uğrunda,

Kendini tarihe verenlerindir.

7.burak

Yıl 1914............

Kaynamada bütün Avrupa.

Barut kokusu gelmede dört yandan

Yeryüzü kaynamada;

berna

ATEŞ,öLÜM,KAN..........

8.merve

Ülkeler sıkarken birbirine yumruğunu

İnsanlık adına insanoğlu,

Veriyor belki son soluğunu...

Savaş çığlıkları yükseliyor gökyüzüne.

Analar ,bacılar,dedeler,kan ağlamakta beride.

9.hamza

Hamılton karar vermiş:Şu boğazların

Sahibi olacakmış,bugün değilse yarın...

10.tenzile

Geçip Çanakkale’den hesapları

İstanbul’u almak ister İngiliz cenapları...

Sonra:Hasta Adam’ın

Mirasını, bölüşmekmiş hülyaları...

11.burak alp

Boşalmış beş kıtanın bütün denizleri.

Çanakkale olmuş sanki geçit yeri...

Karadağlı’sı,Fransız’ı,İngiliz’i...

Kendi geldiği yetmiyormuş gibi

Yanında bir de Hintli’si,Zelendalı’sı....

12.emine

Fakat bu hesapta aldanmada hesapsızlar.

Her hasta mutlaka ölmez.

Türk’ü öldü sanmada soysuzlar.

Daha dün Türk’tü efendisi

Ne çabuk unutmada insan hafızası.

-- ---

Asırlarca söylenirken,

Dillerde bizim şarkımız.

Medeniyet bizimle doğdu.

Hakk’a merdiven oldu ırkımız.

Son rütbemizdi şahadet

ölümden yoktur korkumuz

Birlik olur ölümüz,dirimiz

Çelikten bir orduya

Bedeldir ırkımız...

13.tuğba kınık

Ben ezelden beri hür yaşadım,hür yaşarım .

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış ?Şaşarım.

Kükremiş sel gibiyim ,bendimi çiğner aşarım.

Yırtarım dağları enginlere sığmam ,taşarım.

14.necdet

Her bucaktan mantar gibi

Bitiyor çelik ordular.

Denizden gökten topa tutuyordular

Koç yiğitler,aç toprakları

Durmadan doyuruyordular.

-- --

Yurda olurken göğsümüz siper,

Sırtlan gibi bağırıyor gemiler.

Sanki boşaltmada içindeki ateşi,

Bunlar mı Avrupalı,bunlar mı medeni?

15.tuğçe

Düşman sevinçle karaya tırmanıyor

Şimdilik sessiz siperlere

Yürürken sevinçle, azametle,

Sahipsiz köy buldum sanıyor.

16.merve

Ve birden saldırıyor , o aslan Mehmetcik...

Fırtına yaratırken havada mermiler,

Ok gibi fırlamada siperden her nefer.

Bir adım gerilemiyor yerinden

Kahraman Türk askeri.

-- --

Adım atamaz siperden öteye düşman

ölmeden en son kahraman.

17.büşra

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun,korkma.Nasıl böyle bir imanı boğar

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

18.berat

Birbirine karıştı varlıkla yokluk.

Çelik zırhlılarla iman dolu göğüsler.

ölen ölür, kalanınsa, kanı göğsünü süsler.

Bire beş, beşe on gelmede düşman.

Ortada zaferden eser yok, geride kalan mı?

-- ------

öLÜM!öLÜM!öLÜM!...ölüler....Ve bir de kan

-- ----

Bayrakları bayrak yapan üstünde ki kandır.

Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır.

19.eda nur

Yaralı bir asker gibi saldırıyor Mehmetcik

Bakmıyor düşmanın sayısına...

------ -------

O’nu siperden sipere uçuran iman var.

20.gamze

Hamilton haykırıyor:

ölün,dönmeyin geri

“Yetişin bittik!”diye yalvarıyor telsizler.

Tükenenin yerine yenisi yükleniyor

Her yüklenişte düşman yeniden ümitleniyor.

21.emre

Mehmetcik ise azaldıkça yeniden bileniyor

Topları susturuyor”Allah Allah” narası.

Kandan başı dönüyor çarpışanların.

Durmazsa bu akın,duracak hayat yarın.

------ -------

Toz yerine uçuyor kollar,başlar , bacaklar.

Son ümitle son defa saldırıyor Anzaklar...

Uğrattık anzakları süngümüzle bozguna.

İlk günüde mıhlandı düşman Arıburnu’na

22.burak

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın.

Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,

Kim bilir belki yarın , belki yarından da yakın

23.tuğba

Durur mu düşman,

Bir daha , bir daha deneyecek şansını.

Kendi ateşe dokunmuyor nasıl olsa,

Taa Hint’ten , Kanada’dan getirmiş maşasını.

24.necdet

Bir er patlamamış bir bombayı geri sallıyor.

Kendi silahıyla düşmanından öç alıyor.

Son harpteki ölüler kalkmamışken ortadan,

Yeni bir akın yaptı düşman Anafartalar’dan

Elden ele geçiyor bazı tepeler,

Otlar gibi süngüden geçiriliyor askerler.

------ -------

Harp şiddetlendi,yeniden saldırıyor,gök,deniz...

Sağlar yetişmeyecek, ölüler!diriliniz...

ATATÜRK:

BEN SİZE TAARRUZU DEĞİL,ÖLMEYİ EMREDİYORUM.

26.irem

Böyle emrediyordu Mustafa Kemal , erlerine

Hepsi gülerek koştu ölüm siperlerine.

27.burak

Başka hangi milletin komutanı askerine,

ölmeyi emreder savaşmak yerine.

Aslında ölmek esarettir Türk askerine,

Yaşamaksa , destanlar yaratmaktır kaderine.

28.emre

Ezineli Yahya Çavuş derlerdi ona.

Çiftini, çubuğunu vatan,namus bilir,

Bir de Allah’ı tanırdı.

O’na Fransız,İngiliz dendi mi

Kendi gibi insanoğlu sanırdı.

29.eda nur

İşte 25 Nisan 1915,

Seddülbahir Köyü’ndeyiz

Altı taburla çıktı kıyıya İngiliz...

30.tenzile

Ezineli Yahya Çavuşa bir siper verdiler.

Etten kemikten bir hisar oldu düşmana.

Altı düşman taburunu on saat

Kıyıda tuttu altmışüç adsız kahramanla

31.emine

“Dur bakalım!”dedi Yahya Çavuş.

Ne öyle aceleniz?

Ordumuza zaman gerek...

Ne kadar geç düşersek toprağa,

O kadar pahalı olur canımız...

32.hamza

Bugün aynı siperde bir abide...

Altmışüç şehitten on sekizi

Yazılı bir yüzünde.

öbür yüzünde de:

------ -------

Bir kahraman takım ve Yahya Çavuş’tular,

Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.

Düşman ,tümen sanırdı bu şahane erleri.

Allah’ı arzu ettiler,akşama kavuştular.

33.irem

Bu kahramanlık destanından kalan,

İşte hepsi bu kadar...

------ -------

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme ,tanı!

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehit oğlusun,incitme yazıktır atanı.

Verme , dünyaları alsanda bu cennet vatanı.

34.emine

Ben Mehmet oğlu Seyit’im.

Namus borcumu ödemektir niyetim.

Canımdır bu borçta en son diyetim.

Denizden kuduran ateş cehenneminde

ödedi diyetini arkadaşlarım , sıra bende.

Daha ne olduğunu anlamadan topun dibinde

İlişti gözüme ikiyüzonbeş okkalık mermi

Canı çıkmadan koçyiğidin

Vatana borcu biter mi?

“Bismillah “ dedim ta yürekten

Sürdüm namluya birincisini.

Sıyırdı geçti Ocean’ı direkten.

Peşinden ikinci mermiyi gönderdim hedefe,

Hakk için atış üçtür diye.

Üçüncü mermi elimde, namlu da hedefte.

------ -------

ŞİMDİ OCEAN SULARIN DİBİNDE BEKLEMEKTE...

35.hamza

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak ,toprağı sıksan, şüheda.

Canı,cananı, bütün varımı alsında Hüda.

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

36.büşra

Sevinçle tırmanıyor düşman Conkbayır’ını,

Sanır ki kimse durduramaz bu akını.

Uçarak bir hamlede fundalıklı sırtlardan,

Tam vaktinde yetişti,

“MUSTAFA KEMAL” adlı yüce kahraman.

Yıldırım sedasıyla dedi: - Eşsiz çocuklar!

önünüzde, biliniz mutlak ölüm var.

Doymayan topraklara akıtıp temiz kanımızı,

Mutlaka kurtaracağız vatanımızı.-

37.berat

Üstünlüğü vermeyiz hiçbir savaşımızda.

öndeyiz, Mustafa Kemal durdukça başımızda.

Gözleri ufku kollar, parmakları enginde,

Arzın göğsü kabarır, O varken üstünde.

Güneş daha kaç kere aydınlatsa cihanı,

Bir kahraman millet ki bu, yazılmaz destanı.

------ -------

“Boğaz’da ölenlerin torunuyum.” Demek yeter.

Rabbim, bu kıyıma sebep olanlara tufanlar gönder.

38.gamze

SUSUN!..... DİNLEYİN, KONUŞUYOR ÖLÜLER:

------ -------

-Niçin, kim için öldük?...

39.burak

Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa,

Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,

Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.

------ -------

-Millet yoludur, Hak yoludur, tuttuğumuz yol;

Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa....... Var ol!

40.tenzile

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ ÖNÜNDE EĞİLMEDEN.

41.merve

Heybetli ordulara mezar oldu bu toprak.

Artık Çanakkale’ye kimse saldırmayacak.

42.burak 2

İnsanlığı koruduk biz Çanakkale önünde.

Göğsümüz bir iman kayasıdır.

Dün de bugün de......

------ -------

Çanakkale , şehitler toprağı!

Son savaşta vatanın,

İkiyüzellibini koynundadır.

Gencecik fidanları,dalı,yaprağı...

Sana destanlar gerek,tarihin görmediği

Destanlar gerek,yakılmaz ağıt.

Destanına ancak denizler olmalı kağıt.

Çanakkale,ey aziz vatan!

Erlerinin nöbetinde...

Sonsuza kadar Türk yurdu kalacaksın.

Nesilden nesile hep sen anlatılacaksın.

Bizimle birlikte zafer türkülerine katılacaksın

43.tuğçe

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal;

Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlal.

HAKKIDIR HÜR YAŞAMIŞ BAYRAĞIMIN HÜRRİYET,

HAKKIDIR HAKK’A TAPAN MİLLETİMİN İSTİKLAL.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

(1.SAHNE (SEVKİYAT)

(Perde açılır. Sahnenin bir tarafında davuleu vardır. Davulun tokmağı havada beklerken bir marş çalınır. )

DAVULCU : Ey ahali! Ecdad yadigarı vatanımıza saldıranlara haddini bildirmek için... Devlet için, vatan için, millet için; teninde canı, kalbinde imanı, dizinde dermanı bulunan herkes, bugün öğlen vakti Çarşı Caminin avlusunda toplansın. (Davul) Sevkiyat vaaaaar!... (Davul) Duyduk duymadık demeyin. (Davul) Küffar üstüne mukaddes cihad ilan edilmiştir. (Davulcu bağıra çağıra sahneden çıkar.)

İHTİY AR : Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşlarda idik. Mukaddes cihad dediler,Galiçya 'ya çağırdılar. Süveyş'te, Sina'da vuruştuk. Allahüekber dağlarında karlara gömüldük.(Duraklar) Şimdi de Çanakkale diyorlar. (Kükrer) Yaşlıyım ama ihtiyar değilim. inanan insan ihtiyarlamaz. Kolum Sina çölünde kaldı. Canım Çanakkale sırtlarında kalsa çok mu? (Mahsun) Kabul etmediler. (Dirilir) Yerime oğlum gidecek, benden kalan boşluğu Salih'im dolduracak. (Asker elbiseli dört genç sahneye girer. Biri Salih'tir..)

İHTİYAR .: (Gençlere bakarak) - Hepiniz mi? .

BiR AGIZDAN: - Hepimiz!

İHTİY AR : - Çanakkale'ye mi?

BİR AGIZDAN: - Çanakkale'ye!

İHTİY AR : (Salih'in karşısına doğru yürür)-Gelemediğim için üzgünüm oğlum,Salihim.

SALİ H : -Gavura biz yeteriz baba...

BiR AGIZDAN : - Biz yeteriz! .

iHTİY AR :(Heybetli)- Yerimi dolduracaksın Salih! ....

SALİH :-Benden sonra da oğlum,baba...

BİR AGIZDAN :-Oğullarımız...

İHTİY AR :-Sonra da torunlarımız!

BİR AGIZDAN:-Sonra da torunlarımız...

İHTİYAR :-Düşmana mezar olacak toprağımız.'.

SALIH :-Hiç meraklanma baba,mevzileri boş bırakmayacağız.Sen müsterih ol.

İHTİYAR :-(Salih'e sarılır)-A1lah yardımcın olsun.(Ayrılır)Benim için de kurşun sık gavura.(İç çekerek) Anan da sağ olup görseydi yiğidini...Git artık gecikme.(kucaklaşırlar)

SALİH :(Elini öper)-Hakkını helal et baba.

İHTİY AR :(Ağlamaklı)-Helal olsun. Hepinize uğurlar olsun.Gavuru def etmeden dönmeyin.Bundan sonra köyünüz yok,eviniz yok,aileniz yok.Herşeyinizle cephenin malısınız.(Ağlar)Uğurlar ola!



2.SAHNE (EŞLERİN VEDALAŞMASI)

ASKER-GELİN DiY ALOGU (Rüstem veya Memiş)

EMiNE: Ne var ne yok Bey?

MEMiŞ:(Yalandan söylediği belli olacak şekilde durgundur.) İyilik,iyilik hanım.

EMİNE:Ne oldu Bey? Sende bir hal var. söyle hele, ne oldu?

MEMİŞ:Ağlamayacağına,üzülmeyeceğine söz verirsen anlatayım.

EMİNE:(telaşlıdır.)Ne oldu Bey?Yoksa,yoksa kötü bir şey mi oldu?(Memiş sessizdir.Emine,onun kolunu tutar. )Söz,ağlamayacağım,çabuk söyle!

MEMİş:Düşmanlar... .Düşmanlarımız.. .Boğazımıza sarılmaya Çanakkale 'ye geliyorlar.Vatan,evlatlarından yardım bekliyor.

EMiNE:Öyle mi? Çok mu görmüşler mut1uluğumuzu?(Emine boynunu büker,hafifçe ağlar,gözyaşını siler.) MEMİş:Hani ağlamayacaktın,söz vermiştin?

EMiNE:Ağlamıyorum ki.. ..Ne zaman gidecekmişsiniz?

MEMİŞ: Hemen.

EMİNE:(Üzgündür )Allah,size güç versin Mehmed'im!

MEMiŞ:Elveda Eminem! Bu sevda ,başka sevda.Yurt aşkı derler buna (Duraklar) Olur da Çanakkale'den

sağ dönemezsem,bebeğim beni sorduğunda her şeyi anlat ona:Dün deden,yurt yolunda şehit olmuştu:baban da

aynı şerefli yolda şehit oldu,de.Ona vatan sevgisinin büyüklüğünü anlat.. .Anlat ki ileride o da vatanı,bay-

rağı için ölmeyi göze alabilsin.Her şeyden yüce tutabilsin vatanı.

EMİNE:Sağ salim döneceksin inşallah!

MEMİş:Benim gitme vaktim geldi.Hadi Allah'a emanet ol!

EMİNE:Dur gitme,az bekle.(Çıkar,hemen elinde küçük bir mendille gelir. Mendili Memiş"e uzatır.) MEMİŞ:Nedir bu?(Mendil çıkınını açar.Mendilin içinde küçük bir de bayrak da vardır.)

EMİNE:Bu mendil,benim namusumun ve sana bağlılığımın sembolü..(Bayrağı gösterir.) Bu bayrak yüce milletimizin,bağımsızlığımızın sembolü..Bunu düşman ayakları altında çiğnetme... ..Beni ve çocuğumuzu merak etme..Biz sabırla senin zaferle ve sağ salim köye dönmeni bekleyeceğiz.(Duygulanır)Haydi git,git artık..Bir an önce vatanın imdadına yetiş. Yolun açık olsun.

MEMİŞ:Allah senden razı olsun Hanım! Vatan, böyle analar ve kendine sadık evlatlar ister.Hoşçakal Hanım, Allah'a emanet ol! (Çıkarlar,perde kapanır.)

3.SAHNE (MUHAREBE-CEPHE)

(Cephede beş kişi. Durmuş, bir kenarda dalgın düşünmekte. Rüstem ayrı bir köşede mektup okumakta. Salih Çavuş nöbette. Deli Ali ile Memiş, karşılıklı bağdaş kurmuş, konuşmaktadır. Deli Ali'nin sol gözü sarılıdır. Efektten top tüfek sesleri gelir.) .

MEMİŞ : (Deli Ali'ye) - Gözün ağrıyor mu hala?

DELİ ALi : (Eli kalbinde) - Gözüm ağrısa ne ki,asıl yüreğim ağrıyor.Düşmanın Çanakkale'yi geçmesi ihtimalini düşündükçe, boğulur gibi oluyorum.

MEMiş : - Hangimiz olmuyoruz ki? Gözünü merak etme, iyileşirsin inşallah.

DELi ALİ : (Umursamaz) - Çift gözle arkaya bakmaktansa, tek gözle ileriye bakmak iyidir demişler. Küffar donanmasının yok olduğunu bir kere göreyim, diğer gözümü de vermeğe razıyım.

MEMiş : (Hüzünlü) - Yapma bre deli! Ulvi duygularınla eritme beni.

DURMUŞ : (Memiş'e) - Bizim deli doğru söyler be Memiş. Vatan uğruna değil bir göz, hepimiz can

vermeye geldik. Yeter ki vatan sağ olsun. Hem öyle kolay kolay vermeyiz bu toprakları. Bizi çiğnemeden bir adım öteye gidemezler. Alt cephede, Mustafa Kemal'in cephesinde çok zaiyatlar verdirilmiştir gavura.

(Patlama sesi)

SALİH ÇAVUŞ:(Ufka bakarak) - Kefereler yine gülle yağmurunu hızlandırdı.Kim bilir kaç babayiğit şehit

oluyor her güllenin cehennem ateşinde. .

DELİ ALi : Bizim çavuş yine kitap gibi laf döşemekte. Fena mı Çavuşum? Ateş çemberinden cennete

yol açılıyor. Biz tıkandık kaldık şuracıkta.

SALiH ÇAVUŞ: - Sen sus delilerin delisi! Sana kalsa gülleye karşı çakıyla yürürsün.

DELi ALi : - Çakıyla değil çavuşum, yürekle, (sarılı gözüne elini sürer) gavurun şarapneli gözüme

değdi. Ama yüreğim sapasağlam hamdolsun. Fakat, şu beklemek yok mu? Yarasız öldürecek beni.

MEMİŞ : - Öyle deme bre deli, gözcülük vazifesindeyiz.

DELİ ALİ : - Boşversene. İşe yaramayız diye geri hizmete attılar bizi.Anzak çıkartmasında delilik

etmişim. Kumandanın emrinden önce süngüye davranmışım. Yahu ne yapacaktım? Zebellah gibi Üç Anzak tepeme dikilince, buyur aslanım, hoş sefa geldiniz mi diyecektim? Sardım kurşunu, bastım süngüyü (ayağa fırlar tüfeğine sarılır) Ben mi çağırdım sizi bre! diye bağırmışım. Dünyanın öbür ucundan vatanıma kast

etmeye gelmek var mı ha! ...

MEMİş : (Pantolonundan çeker) - Çöm hele, çöm hadi, heyecanlanma.

DELİ ALİ : - Heyecanlanmamak ne mümkün yahu! Bak, Anafartalar'da Conkbayırında, Mustafa

Kemal'in kumandasındaki neferlere bak! Nasıl da vuruşuyorlar, göğüs göğüse? Harp diye buna derim ben. Bir de bize bak. Sıkışıp kaldık burada gözcülük yapacağız diye. Keşke Mustafa Kemal'in cephesinde olsaydım. Burada beklemek öldürüyor beni.

RÜSTEM : (Mektuptan başını kaldırır.) - Heey! Sessiz olun yahu, bayramda mısınız Memiş?

Kardaşlık, çek şu delinin ipini, salma üstüme.

SALİH ÇA VUŞ : (Kalkar, yanlarına gider, çöker.) - Şehitlik istediğini biliyorum. Fakat cesedin kimsenin işine yaramaz. Yaşadıkça savaşabilirsin.(Bakınır)Suyu olan var mı?

MEMİŞ : Kaç haftadır kavrulmuş süpürge tohumu yiyerek savaşıyoruz.

DELİ ALi : - Ben aç karnıma savaşmaya hazırım şikayet ettiğin şeye bak

MEMİŞ: Şikayet etmiyorum da fena susatıyor.Suyumuz da kalmadı.Sözüm ona Mehmet Onbaşı su getirecek.Bir saat oldu gideli,hala dönmedi.(Matarasını çavuşa verir.)Buyur Çavuşum,dudaklarını ıslatır hiç değilse.

SALİH ÇAVUŞ: Ver bakalım

DURMUŞ:Tüfeğini doldurur.) Bir gelen vaar!(silaha davranırlar.)Durun! Bizim Mehmet Onbaşı geliyor.

MEHMET ONBAŞI:(Sahneye girer,yanında yaralı bir İngiliz subayı vardır.Kolunu omuzundan geçirmiş,sürüklemektedir.) Herif, fena yaralanmış,inleyip duruyordu.

SALİH ÇAVUŞ:(Suyu dudaklarına götürmüşken çeker,Mehmet Onbaşı’ya uzatır.)Al,içir şunu,belki biraz kendine gelir.

MEMİŞ: Al başına bir daha! Bari su buldun mu?

MEHMET ONBAŞI:Ne gezer.(İngiliz’i yere uzatır.)Herifi o halde bulmamla sırtladım susyu muyu unuttum.

DELİ ALİ: Hey büyük Allah’ım! Bir de bana deli derler.Şu Onbaşının yaptığına bakın dostlar! Su yerine bir başbelası getirdi.

MEHMET ONBAŞI:Mızlanma bre deli!Gönlümüz elvermedi işte.(Matarayı İngiliz’in ağzuna dayar)İç lan, iç son suyumuzu!

DELİ ALİ: Oldu olacak bir de ziyafet çek bari!

MEHMET ONBAŞI:Öyle ya, doğru söylersin,belki karnı das açtır garibin.

DELİ ALİ: Hoppalaaaa!Bir de kuştüyü yatak serelim altına; belki uykusuzdur.Yahu biz mi davet ettik; buyur aslanım memleketimizi al diye?...Basın kurşunu gitsin!

SALİH ÇAVUŞ:(Geri çekilir,Deli Ali’ye İngiliz’i göstererek)Gel yap dediğini,hadi sık bir kurşun beyinciğine gebert!Hadi durma!Gözünün intikamını da almış olursun böylece

DELİ ALİ:(Tüfeğini İngiliz’in kafasına doğrultur.İngiliz korkuyla büzülür,dehşetle bakar.)Geberteceğim seni!Niye geldin lan?Niye ha?

İNGİLİZ .(Korkarak) No,no,no !

DELİ ALİ:(Tüfeğini indirir) Yapamam…Göz göre göre yardıma muhtaç birini vuramam.(Kızgın)Onlar yapıyor ama…Ben niye yapamıyorum?

SALİH ÇAVUŞ:(sırtını sıvazlar) Sen Türk oğlu Türk’sün be koçum!Yemez,yedirir:içmez,içirirsin.(Duraklar)

Yapamayacağını biliyordum.(Onbaşıya)Bir kere de ben gideceğim suya…İnşallah,bir yaralı İngiliz de benim yoluma çıkmaz!(Gülümser)Kumanda sende Mehmet Onbaşı.

DELİ ALİ :Bırak da ben gideyim Çavuşum…Belki şehitliğe bir yol bulurum.Göz açıp kapayana kadar dönerim.

RÜSTEM:(Mektubu aceleyle cebine sokup gelir.)Sıra bande,bu iş benim çavuşum…Hadi izin ver de ben gideyim!

SALİH ÇAVUŞ:Oturun oturduğunuz yerde,gözcülüğünüzü doğru dürüst yapın yeter! Ben,gideceğim.Verin mataralarınızı! (Mataraları toplar,çıkarken dönüp hepsine bakarak:)Hakkınızı helâl edin.

BİR AĞIZDAN:Helâl olsun! (Çavuş çıkar)

DELİ ALİ: Kafese tıkılmış kuş gibiyim.

DURMUŞ :(Gülerek) Kartal gibi.

DELİ ALİ :Şakanın sırası değil, kafam kaynıyor.

MEHMET ONBAŞI:Deliliğindendir.(Arkadaşlarına dönerek)Bağlayın şu deliyi de rahat edelim.(Silah sesleri artar.)

DURMUŞ:(Elini gözüne siper eder.dürbünle bakar.) Bir şeyler oluyor aşağılarda.Allah bre! Buve zırhlısı batıyor!

DELİ ALİ:(Yanına fırlar) Dünya gözüyle bir kere göreyim..(Dürbünü alır,bakar..Seyirciye dönerek)Düşman zırhlısının battığını gördüm ya, öbür gözümü kaybetsem de gam yemem.

MEHMET ONBAŞI: (Gidip bakar)Batan yalnız Buve değil arkadaşlar!Haçlı dünyasının emelleri de batıyor.

MEMİŞ:Ve Haçlı emellerinin battığı yerde bayrağımız yeniden doğuyor.Hasta Adam,soluk almaya başladı.

Osmanoğlu yeniden diriliyor.

DURMUŞ:Şu gemi Queen Elizabeth değil mi? Bu koca demir yığını kaçıyor galiba.

DELİ ALİ:Hah haaa!Tam yol tornistan etti.Gidinin kâfiri geldiğinden beter dönüyor.

MEMİŞ:(Onbaşıya) Şimdi kazandık mı biz bu cengi?

MEHMET ONBAŞI:Eli kulağındadır.(Yaralı İngiliz,sürünerek Memiş’in unuttuğu tüfeği alır,üstüste tetiğe basar,önce onbaşı vurulur.)

MEHMET ONBAŞI:Yandım Allah’ım!(düşer)

RÜSTEM:Aman Allah’ım!(düşer)

DELİ ALİ:(İngiliz’i vurur) Kahpeee! İnsanlığı öldürdün.

MEMİŞ: Alçaaak!

RÜSTEM:Çanakkale’yi geçemeyecekler,geçirtmeyeceğiz.

(Düşer,tüfeğine sımsıkı sarılır,kalır) (Müzik verilir)

(Sahneye Salih Çavuş girer,Elinde su dolu mataralar vardır.Manzarayı görünce çarpılır.Mataralar elinden düşer.)

SALİH ÇAVUŞ:Alah’ım!...(Mehmet Onbaşı’ya gider,nabzını tutar..) Ölmüş,şehit olmuş….(Sonra ümitle Rüstem’in yanına gider,nabzını tutar..sevinçle)Yaşıyor!

RÜSTEM:(Gözlerini açar,gülümsemeye çalışır)Sen misin Salih Çavuş’um?

SALİH ÇAVUŞ:Benim kardeşlik,bak,benim…..Su getirdim sana….Nereden aldım suyu biliyor musun?Mus-

tafa Kemal’in mevzisinden,onun neferlerinden aldım.

RÜSTEM:Onbaşının getirdiği İngiliz bitirdi bizi…Bundan sonra suya ihtiyacım yok…Şehadet şerbetiyle hararetim dinmekte.

SALİH ÇAVUŞ: (Hafifçe sarsar)Ölmek yok ha! Cenkten kaçmak yok ha! Bu cehennem gibi yerden Cennet’e

uçmak yok ha!Darılırım bak sonra.

RÜSTEM:Kaçmak değil,göçmektir bu Salih Çavuş’um….Sağ dönersen köye,… oğlumu….o maviş gözlü ufaklığımı…benim yerime öp olur mu?

SALİH ÇAVUŞ:Olur

RÜSTEM ONBAŞI:Şehit olduğumu söyle ona..(Birden kolunu kavrar.)Vasiyetimdir Salih Çavuş’um,düşmanı Çanakkale’den kov….İngiliz kahpeliğine tosladık.Onları burdan öteye geçirme..Hadi söz ver!

SALİH ÇAVUŞ:(Gözlerini silerek)Söz sana,sözlerin en hası sana…Oğlunu göreceğim..Öpeceğim de.Ama

Çanakkale’yi birlikte savunacağız.Bu işte bizi yalnız bırakamazsın….Anladın mı kardeşlik? Köye beraber döneceğiz……Ölmek kolay,şehitlik hepten kolay…Kolayına kaçma…Bir kahpe kurşuna teslim olma.Boşuna mı sana Zaloğlu Rüstem demişiz?Tüfeğini bırakırsan namertsin be!

(Rüstem’in başı hafifçe yana düşer,ölür.)

SALİH ÇAVUŞ:(Hafifçe sarsar)Ölmek yok ha!Cenkten kaçmak yok ha!Sana söylüyorum Zaloğlu Rüstem,gülsene kardeşlik!..Baksana Buve battı,Queen Elizabeth kaçıyor.Zafere yürüyoruz..Baksana ha!(Rüstem’e bakar,öldüğünü anlar,başını göğsüne çeker,kucaklar,ağlar…..)Şehidim,vatanım,her şeyim…..

(Müzik verilir.Salih Çavuş,Rüstem’i yavaşça yere uzatır.Ğöğüslerden çıkarılan iki bayrak şehitlere örtülür.Salih Çavuş,şehidin yanına oturur.Eliyle bayrağı tutarak aşağıdaki” Bayrak” şiirini bayrağımıza baka-rak okur:)



Kartal gibi duruşun

Şanıma şan katıyor.

Dalga dalga vuruşun

Canıma can katıyor

Ey zaferin hür süsü,

Seninle güzel gökler.

Şehidimin örtüsü,

Seninle coşar yürekler..

Özgürlüğü biz senden

İçeriz ,yudum yudum.

Ayrılmayız gölgenden

Seninle mutlu yurdum.

Seni gökte buldukça,

Artar şerefim,şanım.

Bu diyarlar durdukça

Yoluna kurban canım..

Gülmenin en güzeli

Sana bakarak gülmek;

Ölmenin en güzeli

Sana sarılıp ölmek…

(Salih Çavuş,yavaş yavaş kalkar;sahnenin önüne gelir.Selam durur ve yüzünde kararlı,sert bir ifade ile:)



Bugün kandan,dumandan seçilmez Çanakkale

Yer yerinden oynasa, geçilmez Çanakkale!
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ÇANAKKALE’DE DÜĞÜN

Oyunda bulunan kişiler.-17 kişi-

ÇOLAK HASAN, Çavuş,iki asker, muhtar, /Elif,Mehmet,Huriye ana, Recep kayınço/ Ahmet, Zeynep/ Mustafa,Ayşe- bayrağın doğuşu için ikisi küçük 4 öğrenci.



1. SAHNE

Köyde düğün vardır.ÇOLAK HASAN davulla ilan yapmaktadır. Karşıdan ise üç asker gelmektedir.

ÇOLAK HASAN: Duyduk,duymadık demeyin..herkes akşama düğün yemeğine davetlidir...

…………..davulu çalar……………

---------- askerler ÇOLAK HASANın yanına gelir. -------

ÇOLAK HASAN: Hoş geldiniz beyim.hayrola bir şey mi var

Çavuş: Köyün muhtarını görecektik. Bizi yanına götürür müsün

ÇOLAK HASAN: Ne demek beyim, emrin olur.zaten evi aha şurda,yakında.

------eve doğru giderler. Kapının önünde durunca ÇOLAK HASAN kapıyı çalar------

Muhtar: Kim o

ÇOLAK HASAN: Muhtar emmi,benim ÇOLAK HASAN. Cenderme geldi.seni istiyo,bi bakıver hele.

Muhtar: Dışarı çıkar- hoş geldiniz,içeri buyrun.

Çavuş: Yok gelmeyelim muhtar.acelemiz var. Memlekette olanlardan haberin var mı.

Muhtar: Daha geçen duydum .harp olacakmış dediler.

Çavuş: Doğru duymuşsun.düşman Çanakkale’ye dayandı. Seferberlik var. Eli silah tutan herkesi istiyorlar. Benim birlikte de senin köyden iki kişi var.hem onları alayım dedim.hem de Sizin köylü bir Mehmet vardı. Balkanda vuruştuyduk Cepheden arkadaş. Gelmişken onu da bir göreyim dedim.

Muhtar: Tanıdım,hele bi içeri buyrun,bi soluklanın hele.

Çavuş: Muhtar, düşman dayandı diyom,durmak zamanı mı

Muhtar: Haklısın çavuş,varın gidelim.Mehmet daha demin yanımdaydı. Şimdi evdedir.gitmeden Mustafa’ya da uğrarız. Allah’ın işine bak Garibin bugün düğünü var..

Çavuş : Neylersin muhtar. Demek ki düğün Çanakkale’ye nasipmiş.

Askere döner

Oğlum koş,düğün evine haber ver. Biz köy çıkışında bekleyeceğiz.

Asker: Emredersin komutanım.

-Koşarak sahneden çıkar-Mehmet’in evine gelir,kapıyı çalarlar-

--Mehmet,elif,huriye ana, recep kayınço içerde yemek sofrasındadır.---

elif : Hayırdır inşallah.----kocasına bakar,yerinden kalkıp kapıyı açar---- buyur muhtar emmi,

Muhtar: Hayır ola kızım. Mehmet’e baktım. Misafiri var. evde mi.

Elif: Haber vereyim.—içeri girer- bey dışarıda muhtar emmiyle beraber iki asker var; seni isterler.

Mehmet: -yerinden hızla kalkar,kapıya çıkar- hoş geldiniz, -çavuşa bakar, tanır- vay çavuşum. Şükür kavuşturana – sarılırlar- içeri buyrun.

Çavuş: Gelmeyelim Memet. Köyden asker almaya geldim. Düşman Çanakkale’ye dayandı. Seferberlik var. Gelmişken seni de bir göreyim dedim.

Mehmet: Seferberlik mi, ben de geleyim.

Çavuş: Ne desem ki Memedim. Ben iki asker için geldim amma, kendin bilirsin. Gitmek var,lakin belki dönmek olmaz.

Mehmet: Şunun lafına bak. Kaç yıl balkanda vuruştuk.ölümden korkan kim, bekleyin silahımı alıp geliyorum.

Çavuş: Gördün mü muhtar. Bu hep böyle. Balkanda da terhis ettikleri zaman illa yemene gidecem diye tutturduydu.

Mehmet: Hanım şu silahımı getir. Çanakkale’ye düşman dayanmış, ben harbe gidiyorum.

Elif: Gözün arkada kalmasın bey,bizi düşünme,var git düşman üstüne...

Huriye ana: Kalır mı elbette benim oğlum. Ben onu ak sütümle büyüttüm. Durma oğul, var yetiş. Babanda Rus harbinde şehit oldu. Şehit oğluna durmak yaraşmaz.

Mehmet: Ana hakkını helal et. Gidip de dönmemek var. Elifim sana emanet.

--------eşiyle ve annesiyle helalleşir,dışarı çıkarlar-------

Recep kayınço: Enişte ben de geleyim, ne olur beni de götürün.

Muhtar: Ulen Recep, sen daha küçüksün oğlum.sen evde kal, evdekilere göz kulak olursun.

Huriye ana: Sen ne diyon muhtar. Vatan yolunda savaşın küçüğü büyüğü olur mu, varsın o da gelsin. Bize göz kulak olmaya ne hacet. Daha ben ölmedim.

Recep kayınço: Ver elini öpeyim ana, inşallah şehit olursam, benim için sakın ağlama. Bil ki şehitler ölmez.

–huriye ananın ve yengesinin elini öper, ayrılırlar-

ÇOLAK HASAN: Şuraya bak çavuş. Ahmet tarladan geliyor. Aramaya gerek kalmadı.



----karşıdan Ahmet ile Zeynep gelmektedir.ellerinde çapa vardır,yanlarına gelince Ahmet selam verir.-

muhtar: Ahmet .çavuş sizi almaya gelmiş. Çanakkale için sefer emri çıkmış. Lakin bekleyecek vakit yok. Tez olman lazım.

Ahmet: Vatan için can feda muhtar. Hemen geliyom.-koşarak uzaklaşırlar.-eve gelince silahını kuşanır. Hanımının alnından öper. –Zeynep’im yavrumu sana,seni de Allah a emanet ediyorum. Hakkınızı helal edin.

Zeynep: Helal olsun yiğidim. –ayrılırlar, Ahmet ve Mustafa koşarak arkadaşlarının yanına gelir.yola çıkarlar. Sahne kapanır, Bu esnada fondan Çanakkale türküsü söylenir.-



2. SAHNE

GELİNLER HEP BERABER

Dilimiz tatlı, kınamız kutlu, şavaşımız mübarek olsun.

Zeynep/ kına yaktım,kekil kestim a komşular,

Gönül buruk lakin,çanakkaleyi arzular,

Mehmedime cephane taşısam yeter,

Vatan semasında bir dumanım tüter.

Elif / ak duvaklar bölük,bölük büküle,

Şehitler örtüsü,ak duvaktır geline,

Düşman basmışken ak toprak üstüne,

Bize durmak yaraşmaz, baş koymuşuz ölüme.

Ayşe/ al kınadır ellerim,taze gelinim.

Yiğitler can verirken,ben nasıl gülerim

Baş ola yiğidim,yürüye düşman üstüne.

Vatan sevdası bu,bin canım olsa yine veririm.

Zeynep/ çanakkale candan öte davamdır,

Düşman dururken,bize uyku haramdır.

Elif/ bayrak için kan vermeye gittiler.

Zeynep.- vatan için can vermeye gittiler.

Ayşe/ cennet yoluna baş koymaya gittiler.

GELİNLER BERABER

Gittiler de,şahadete erdiler.



Zeynep/ toprak namustur,adıdır vatan.

Boşuna mı can verdi,binlerce kefensiz yatan.

Ayşe/ o vatan ki,ana yurdum,ata yurdum

Bin canım versem, yine feda olurdum.

Elif/ bu topraklar öz be öz Türk ün yurdu verilmez,

Türk evladı canın verir,vatanını çiğnetmez.



------------------perde kapanır,tekrar açılır.-------

------sahnede askerler siper halindedir. Fondan silah sesleri gelmektedir.------



Çavuş- yiğitler,biliyorum mermimiz kalmadı. Lakin düşmana geçit vermemek gerek. Süngüden başka çaremiz yok. Hep birlikte şahadete kavuşacağız. Gün bugündür arkadaşlar. Son bir hücuma geçeceğiz. Haydi ya ALLAH.



---hep birlikte hücuma geçerler, birer birer şehit olurlar.-fondan makber türküsü çalınır-



Zeynep/ ------sahneye girer, şehidinin yanına gelir------

aman deyip diz çökmeli tüm kafirler,

Türk ordusu olmalıdır muzaffer.



--------söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır------



Ayşe/ ------sahneye girer, şehidinin yanına gelir------

ey bu toprak için can veren asker,

Gökten ecdad inip öpse,o pak alna değer.



--------söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır------



Elif/ ------sahneye girer, şehidinin yanına gelir------

sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın

Gömelim gel seni tarihe desem,sığmazsın.



--------söyledikten sonra şehidinin yanında diz çökerek kapanır------



Ayşe/ ---ayağa kalkar---

Yiğitler şehit oldu. Vatan yolunda yine şehit gerek..bizim de bu uğurda verilecek bir canımız var.Bugün bizim düğünümüz kuruldu.Şehidimin kanı,elimin kınası oldu. Durmayın bacılar, haydi düşman üstüne..



------ayşe şehidinin silahını alır ,hepbirlikte hücuma geçerler.şehit olurlar.------

----------fondaki müzikte fahir atakoğlu-----

---------iki çocuk kırmızı bezi açar, iki küçük çocuktan biri ay ı, diğeri yıldız ı, karşı köşelerden getirerek fondaki bezin önünde birleştirir, Türk Bayrağı oluşturulur......onuncu yıl marşıyla sahne kapanır..-----
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ÇANAKKALE CEPHESİ’NDEN BASINA MEKTUP

Bir süreden beri buradayız. Mondros limanı'ndaki çok ilginç böylesine bir durum ne bu güne kadar görülmüştür, ne de bundan sonra görülecektir. Mondros küçük koyları olan resim gibi çizilmiş geniş bir liman. Limanda en son model savaş gemileri yanı sıra ağır toplarıyla zırhlılar, torpido gemileri, trol tekneleri, buharlı elektrikli çantalar, kotralar botlar... birçok İngiliz ve Fransız gemisi. Birde rus kruvazörü var. askolt beş bacalı garip görünümlü bir gemi Queen Elizabth Triump, Majestic vs. Askerlerimiz; uzun gecikmelerden sonra yola çıkacaklarından memnun, mutlu, moralleri yüksek ve kararlı. Onları taşıyan bütün gemiler, 24 Nisan akşamı sirenler arasında tek tek geçip limandan cıktılar. Özellikle Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerler kolonilerden gelenlerin savaşta neler neler başarabilecklerini göstermek için sabırsızlanıyorlar. Çoğunluğu kışı Mısırda çölde geçirdiler. Avrupa cephesine yollanmadıkları için de düş kırıklığı içinde idiler. Ama işte şimdi isteyip bekledikleri fırsat yaklaşıyordu. En iyisi de başarmaya azimli idiler. Bandoların çaldığı müzik ile askerlerin çoşkulu çığlıkları arasında nakliye gemileri limandan ayrıldılar. Fransız ve İngiliz gemileri birbirinin yanından geçerken özellikle cok nazik bir şekilde selamlaşıyorlardı.! Nede olsa ortak bir harekata girişiyorlardı. Taraflar birbirinin değerini takdir etmeyi öğreneceklerdi. İngiliz gemileri geçerken baktım, her birinin yan taraflarıda ve büyük harflerle şöyle yazılmıştı “ÖNCE İSTANBUL'A SONRA HAREMLERE HÜCUM!” müttefik akdeniz sefer kumandanı Jean Hamilton; Fransız ve İngiliz askerine şu mesajı yayınladı, “Önümüzde, modern savaşların benzerini görmediği büyük ve tehlikeli bir macera bizleri bekliyor. Donanmadaki arkadaşlarımızla birlikte, düşmanın geçilmez dediği açık bir sahile çıkarma yapmak için mücadele edeceğiz. Bu çıkarma Allah'ın ve donanmanın yardımı ile başarılı olacaktır! Düşman mevzilerine hücum edilecek ve savaş, muhtemelen sonuca doğru bir adım daha yaklaşmış olacaktır! Unutmayın! Gelibolu Yarımadası'na bir kere ayak basınca işi biteren kadar mücadele edeceksiniz. Tüm dünya ilerleyişimizi izlemektedir! Bizlere sunulan bu büyük kahramanlığa layık olduğumuzu kanıtlayalım! Pek yakında zafer bizim olacktır...”



3 Mayıs 1915 Limni Adası Montros Lim. YAZAN Binb. H.M ALEXANDER (Avustralya Argus Gaz. Yay.) Alıntı: Prof Dr. A Mete TUNCOKU Anzaklar kaleminden Mehmetçik s.30, 31,31
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
HASAN ETEM’İN VALİDESİNE SON MEKTUBU

Mektubu yazan , ihtiyat zabit ( yedek subay ) namzedi Hasan Etem , İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Nümune Mektebi’nde öğretmendi. Düşmanın Çanakkale’ye dayandığını işittiğinde gözünü kırpmadan binlerce akranı gibi cepheye koştu. Gönüllü yazıldı. Bu onun son mektubuydu. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)’da şehit oldu...



( Not: Mektuptan mekan ve zaman tam olarak anlaşılamıyor. 25.Nisan.1915 çıkartma öncesi yazıldığı görülüyor. Bu da ortam hakkında net bilgi veremiyor. Çıkartma öncesi 19.Nisan da nasıl şehit olabileceği açık değil. Rumi-Miladi dönüşümlere dikkat edilmemiş olabilir. )



Valideciğim,



Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi,



Nasihat-amiz mektubunu Divrin Ovası (Nığde) gibi,güzel,yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.



Okudum, okudukça büyük dersler aldım.Tekrar okudum.Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım.Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemiyerek eğilmesi,bana,annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi.Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni , annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı.Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere , bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor , oynuyor , köpürüyordu ...



Başımı kaldırdım , gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini , yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu.Diğer bir dalına baktım , güzel bir bülbül , tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.



İşte bu geçen dakikalar anında , hizmet eri :

-Efendim , çayınız , buyrunuz , içiniz , dedi.

-Pekala dedim,aldım baktım , sütlü çay...

-Mustafa bu sütü nereden aldın ? dedim.

-Efendim , şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu ?

-Evet dedim.Evet ne kadar güzel.

-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.



Valideciğim , on paraya yüz dirhem süt , su katılmamış.Koyundan şimdi sağılmış , aldım ve içtim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu : “Validen kaderine küssün , ne yapalım.O da erkek olsaydı , bu çiçeklerden koklayacak , bu sütten içecek , bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi”



Şevket merak etmesin o görür , belki de daha güzellerini görür.



Fakat , valideciğim , sen yine müteessir olma.Ben seni , evet seni mutlaka buralara getireceğim.Ve şu tabii manzarayı göstereceğim.Şevket , Hilmi (kardeşleri) de senin sayende görecekler.



O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında , çamaşır yıkayan askerler saf saf dizilmişler.Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.



Ey Allah’ım , bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi.Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi ,dere bile sesini çıkarmıyordu.Ezan bitti.O dereden ben de bir abdest aldım.Cemaat ile namazı kıldık..O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.Ellerimi kaldırdım , gözümü yukarı diktim , azımı açtım ve dedim :



-Ey Türklerin Ulu Allah’ı.Ey şu öten kuşun , şu gezen ve meleyen koyunun , şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halıkı.Sen bütün bunları Türklere verdin.Yine Türklerde bırak.Çünkü böyle güzel yerler , Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan Türklere mahsustur.



Ey benim Rabbim !



Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri ; ism-i Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır.Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek , böyle güzel ve sakin biryerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin , düşmanlarını zaten kahrettin ya , bütün bütün mahveyle. ”Diyerek dua ettim ve kalktım.Artık benim kadar mes’ut , benim kadar mesrür bir kimse tasavvur edilemezdi.



Oğlun



Hasan Etem

4 Nisan 1331

(17 Nisan 1915)

(Kaynak : Kabatepe Milli parklar Müzesi)
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
KINALI ALİ

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, "Nerelisin?" gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu: "Adın ne senin evladım?"



"Ali, komutanım." "Nerelisin?" "Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." "Peki evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" "Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum."



"Peki" dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. "Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"



Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. "Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.



"Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, "Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir" cümlesi ile bitiriyordu.



Tam zarf kapatılırken, Ali, "İki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: "Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım."



Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.



Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.



Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu.



"Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi ananın sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.



Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı, şöyle diyordu anası:



"Oğlum Ali, yazmışsın ki, kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. Bizde üç işe kına yakarlar;



1- Gelinlik kıza. Gitsin ailesine, çocuklarına kurban olsun diye.

2- Kurbanlık koça. Allah'a kurban olsun diye.

3- Askere giden yiğitlerimize. Vatana kurban olsun diye. Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun."
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
MUSTAFA KEMAL (CEPHEDEN SON MEKTUP)

Mustafa Kemal , 2 Temmuz 1915 yılında Arıburnu’ndan Madam Corinne’ye yazdığı mektupta şöyle der :





Aziz Madam ,





Karargahımın katiplerinden Hulki Efendi’nin İstanbul’a seyehatinden faydalanarak size bu mektubu yazıyorum. Birkaç gün evvel içinde latife sözleri bulacağınız bir kartpostal yollamıştım. Burada hayat , o kadar sakin değil. Gece gündüz hergün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hali kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor . Gerçekten bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür , askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları , çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün , Ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilirmisiniz ? Dos doğru cennete gitmek. Orada Allah'ın en güzel kadınları , hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet. Sizin mantıki nasihatlerinizi bekleyen şimdiki hadiseler yüzünden kazandığım sert karakteri yumuşatacak romanları etüd etmeye ve böylece ümit ederim ki , hayatın bu hoş ve iyi taraflarını hissedecek hale gelmeye karar verdim. (. . . )



Adres : Miralay Mustafa Kemal , 19. Fırka Kumandanı , Maydos

Yahut : Miralay Mustafa Kemal , Arıburnu Maydos. Bu daha emin.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
ÜSTEĞMEN ZAHİD'İN VASİYETİ

"Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin , her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasib etti ise , benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde , elbette , ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak , sana bir vasiyetim var :



Birincisi benim için kat’iyyen ağlama...



İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat , ele geçecek paradan "mihr-i muaccel" ve "mihr-i müeccel" ini al , üst tarafı ile bana bir mevlüt okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma..."



Ayrıca mektubun içinden kırmızı kordelaya bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir.



İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evlad ü iyal düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.



Zahid , 9 Ocak 1916’da şehit olur.



Gümüşhane' nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid , Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı, eşi Hanife Hanım'a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir :



“Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim.”
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
VALİDECİĞİM! (ÇANAKKALE ZAFERİ HATIRALARI)

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat dolu mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının altında otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş rûhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, tekrar okudum. Böyle mukaddes bir vazifede bulunduğumdan sevindim. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri gelip dedi ki: - Efendim, sütlü çayınız, buyurunuz, içiniz!.. - Mustafa, bu sütü nereden aldın? - Dere kenarındaki sürünün çobanından 10 paraya aldım. Vâlideciğim, 10 paraya 100 dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Vâlideciğim, sen müteessir olma! Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allahım! Bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcûdât, onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Ellerimi kaldırdım, "Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; İsm-i celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana duâ eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!.." Diyerek bir duâ ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrûr bir kimse tasavvur edilemezdi. Vâlideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah râzı olsun!..



Oğlun Hasan Ethem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
18 MART ÇANAKKALE

Bulutlar sarmıştı her yanı,

Kapkara bir geceydi,

Yağmur, bardaktan boşalırcasına,

Sağanak gibi yağıyordu,

Yedi düvelin gemilerinden yükselen,

Top,tüfek sesleri,

Her yanı inletiyordu,

Mustafa Kemalin askerleri,

Aslanlar gibi dövüşüyordu,

Ve Çanakkale kahramanca,

Düşmana selam veriyordu,



Kükrüyordu tepeden,

Mustafa Kemal,

Vatanıma ayak basacaksa düşman,

Yaşamanın ne gereği var,

En son nefer ölünceye kadar,

Dövüşeceksiniz aslanlar,

Görecek bütün dünya,

Ne aslanlar doğururmuş,

Emineler,Hatçeler,Ayşeler,Fatmalar.



Ali Osman Yılmaz
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
BİR YOLCUYA

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.



Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda

Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda

İstiklal uğrunda, namus yolunda

Can veren Mehmet'in yattığı yerdir.



Bu tümsek, koparken büyük zelzele,

Son vatan parçası geçerken ele,

Mehmed'in düşmanı boğduğu sele

Mübarek kanının akıttığı yerdir.



Düşün ki, haşr olan kan, kemik eti

Yaptığı bu tümsek, amansız çetin

Bir harbin sonunda bütün milletin

Hürriyet zevkini tattığı yerdir.



Necmettin Halil ONAN
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
Ynt: 18 MART ÇANAKKALE SAVAŞI(Ne Ararsan Var)

ÇANAKKALE DESTANI
Bir destan yazılmıştı, Çanakkale isminde,

Bin dokuz yüz on beşin, Mart’ın on sekizinde.

O bir destan değildi, masal sayılır destan,

Ölüm kalım savaşı, kurtuluştu kaostan.

Bu savaş milletimin, varlık yokluk savaşı,

Savaşan Mehmetçiğin, koltuğundaydı başı.

Üşüştü başımıza, dünyanın yabanisi,

Her birisi sanki de, cehennem zebanisi.

Mahşeri aratmıştı, o günde Çanakkale,

Kurdular her cephede, etten, yürekten kale.

Haçlı haçın altında, hedef almış hilali

Geldiyse de top yekun, yaşadı izmihlali.

Bir mühür basılmıştı, dünyanın tarihine

Kim ki şehit düşmezse, küserdi talihine.

Düğüne gider gibi, gittiler şahadete,

Koştular seve seve, en büyük ibadete.

Vatan uğrunda canlar, fedadır birer birer

Şehittir o yiğitler, ölmezler diridirler,

Cephedeydi neferi, duadaydı hastalar,

Kimi yetmiş den fazla, kimi çocuk yaştalar.

Semadan yağmur gibi, yağıyorken kurşunlar,

Sevindiler giderken, Allah’a kavuşanlar.

Nerde mal mülk sevdası, canlarından geçtiler

Kurşun kurşun, şehadet şerbetini içtiler.

Ne Yâr var akıllarda, nede çocuk hayali,

Hedef tek, canı verip, yüceltmekti hilali.

Birkaç gazisi kalan, tek savaştır cihanda,

Kanatlanıp uçtular, cennete hep bir anda.

Toprak kan kustu o gün, denizler demir yuttu,

Şehitleri O Nebi, kucağında uyuttu.

Ne gerek mezar taşı, ne gerek ona mezar

Bugün tarih onları, altın harflerle yazar.

Namazsız ve Kur’an sız, düşse de bir yanına,

Kefensiz, kanlı yelek, şahittir imanına.

Bir damla şehit kanı, bütün dünyaya değer,

Bir toprak parçasıdır, vatan değilse eğer.

Kurtarıp boğazları, şehadete erdiler,

Dünyaya yiğitliğin, bir dersini verdiler.

Gafiller ucuz sandı,oysa paha biçilmez

Sonunda anladılar, Çanakkale geçilmez.

Vatana göz dikenler, azdırdıkça azdılar,

Aslanlar savunmanın, destanını yazdılar.

Okusun bütün dünya, oturup ezberlesin,

Artık ininden çıkıp,yurduma göz dikmesin

Bu vatanın evladı, kurbandır toprağına,

Çakallar rüzgar olsa, değemez yaprağına.

Bir Hilal ki bağrında, yaşatır bu milleti,

Binlerce güneş feda, yaşasın Türk Devleti.



Kasım KAPLAN



ÇANAKKALE DESTANI
Yıl 1915

18'indeyiz Martın.

Kendine gel biraz!

Pek tekin değildi Çanakkale'nin suyu,

Geçilmez bu boğaz...

Geçilmez bu boğaz...

Bizi

Ne topun yıldırır,

Ne kurşunun.

Çünkü artık

Başladı cengimiz.

Er meydanında bulunmaz dengimiz...

Sen misin Mustafa Kemal'im ileri diyen?

İşte fırladık siperden.

Sırtına yüklenmiş kahraman

Seyit 276 kiloluk mermiyi,

Koşuyor bataryasına ateşler içinden.

Bu mermi denizlere gömecek Elizabet'i Buvet'i...

Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor,

Denizler yanıyor,

Dağlar yanıyor.

Zafer bizimdir artık

Düşman zırhlıları batıyor...

Türk'üm,

Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere.

Bir karış toprak uğruna Kimimiz şehit oluruz.

Kimimiz gazi.

Hiç değişmez bu yazı.

Dünyada her yer geçilir belki

Lâkin geçilmez Çanakkale Boğazı...



Fahri ERSAVAŞ


ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

Çanakkale dediğin manasızdır sanma sen

Ordaki şehitlerdir tarihlere şan veren

Vatan toprağı için can ile serden geçen

Korkuyor bu kafirler tüyleri diken diken



Su üstü mayın dolu nusret toplar mayını

Bir yandan Elizabeth düşünüyor canını

Komayacağız yerde şehitlerin kanını

Korku bilmez bu millet artıracak şanını



Mehmedoğlu Seyyid'in mermiyi kaldırışı

Dünya durdu, dönmüyor seyreyliyor yarışı

Anlayacak kafirler bucağı ve karışı

Türküm başkaldırdı ki zaferdir haykırışı



Gaza, cihad nasib et Türk milletine ya Rab!

Anzak, Hindu, İngiliz... Hepsi harab ve bitab

Her renk, her dil, her kıta bilsin ki bu kutlu ab

Çanakkale suyu bu ne Rum dinler ne Arab



Anafarta, Dardanos, Boğalı, Seddülbahir

Türktedir bu topraklar dünyada evvel ahir

Kayboldu İngilizler bilinmiyor nerdedir

'Çanakkale Geçilmez' bu da açık gerçektir



Samet Mehmet Bora

ÇANAKKALE KAHRAMANLARI
Malım, mülküm

Eşim, dostum

Yarim demediniz

Hiç tereddütsüz

Gidip can verdiniz

Elimde bardağım

Çayımı rahat içebiliyorsam

Çünkü siz orda öldünüz

Daha onbeşinde, onaltısında

Kurşunlara yürüdünüz

Helal edin hakkınızı

Yapabildiğim tek şey bugün

Bir Elhamla, iki damla gözyaşı

Ruhunuz şadolsun

Çanakkale Kahramanları



Ayşe Adlım
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
Ynt: 18 MART ÇANAKKALE SAVAŞI(Ne Ararsan Var)

ÇANAKKALE ŞEHİDİNE
Bir orduya bir bölükle,

Boş karınla, boş tüfekle,

Karşı duran yiğidim.

Ey benim yalın ayak,

Yama tutmaz libâs giyen şehidim.

Aşsız, susuz düşmana saldırıpta,

Aç karnından, kurşun yiyen şehidim.

Düşmanın çiğnediği vatanda can,

Bedenime yüktür, diyen şehidim.



Senin candan ve cânandan,

Yücede tuttuğun vatan,

Kolyuğa pazarlanıyor.

Sığıntılar başa geçti,

Sahipler azarlanıyor.

Parçalayıp bölmek için,

Sinsice hızarlanıyor.



Bizi adam belleyip,

Emanet ettiğin yurt,

Uğruna şehid olup,

Bağrında yattığın yurt,

Soysuzlar eline düştü,

Kölelik yoluna düştü..



Senin diktirmediğin,

Bayraklar dikiliyor.

Tüm temel değerlerim,

Sırayla yıkılıyor,

Hazan vurdu çınarı,

Yapraklar dökülüyor..



Biz uyurken düşmanlar,

Etrafımızı sarmış.

Meğerki içimizde,

Nice Anzaklar varmış.

Hilâlli maskelerle,

Haçlı içime girmiş.



Maskeli soysuzlara,

Inananda hakkın var.

Tek dişli canavara,

Yamananda hakkın var.

Yabancı bayraklarla,

Gönenende hakkın var.



Bizi affet demeye,

Bunların yüzleri yok.

Bunlar serapa kabuk,

Bomboşlar, özleri yok.



Affetme yiğidim, ihânetlerini,

Can verdiklerini, verenlerin.

İki elin yakalarında olsun, ahirette,

Bayrağı kumaş,

Vatanı toprak,

Bağımsızlığı boş görenlerin..



Ergenekon çevirdi, yine dört yanımızı,

Demirdağları bulmak, borcumuzdur şehidim.

Nevruz vakti, bu çemberden çıkmaya,

Ateşle geçit delmek, borcumuzdur şehidim.

Seni geçilmez eden, Çanakkale ruhunu,

Silkinip, tekrar bulmak, borcumuzdur şehidim….



İlhan Esen


ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,

O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.



Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak

Vurulup, tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilal uğruna yarap ne güneşler batıyor.



Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker

Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.



M. Akif ERSOY


ÇANAKKALE ZAFERİ
Her şeyi hesaplayıp yurdumuzu böldüler

Bizi yok etmek için sürülerle geldiler

Türk’ü tanımadılar gafletlere daldılar

Mehmetçiği görünce kanı dondu kurudu

Mehmetçik şehit oldu vatanını korudu



Düşmanlar tekniğiyle işini kolay sandı

Her taraf cehennemdi ateş barut ve kandı

“Çanakkale geçilmez” o ne müthiş destandı

Can verdi Mehmetçikler vatanını korudu

“Ya ölüm Ya istiklâl” buydu şartı şurutu



Cephede her yer müthiş, kan barut kokuyordu

Mehmetçik mermisizdi süngüyü takıyordu

Ölüme emir almış dualar okuyordu

Taarruz için değil ölmek için yürüdü

Düşmana dehşet saldı vatanını korudu



İşte böyle ölümü ölümsüzlük bilmişler

Ne engin iman gücü, ölürkende gülmüşler

Anladı ki düşmanlar yanlış yere gelmişler

Onları aynı anda büyük korku bürüdü

Bizim şehitler ölmez onlar öldü çürüdü



Der Mikdatî askerin her biri bil ki zahit

Cengaverce savaştı vatan uğrunda şehit

Kazanmayı bildiler imanlarıydı ahit

Şadolsun ecdadımız vatanını korudu

Ölen düşmanları da Mehmetçikler kürüdü



Mikdat Bal


ŞEHİTLER ABİDESİ İÇİN


Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,

Ey, yolcu şu toprak için can veren erler,

Hakk'ın bu verli kulları taş türbeye girmez,

Gulfrana bürünmüş yanlız fatiha ister.



MEHMET AKİF ERSOY
 
Geri
Üst