ziberkan
Super Moderator
Genel Özellikler
Barışçılık: Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve stratejik konumu dış politikaya belirli bir dünya görüşü ile bakmayı, ilişkilerde, sağlam dayanaklar ve antlaşmalara bağlı bir politika takip etmeyi gerekli kılmaktaydı. Bu sebeple Lozan Barışı’ndan sonra, barışçı bir politikanın takibi ön görülmüştü. Girişilen inkılâpların başarılması, kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesi yurt ve dünyadaki barış ortamıyla yakından ilgiliydi. Atatürk, bunun bilinciyle tüm devletlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, dostluk antlaşmaları imzalamıştı. Onun barışçılık konusundaki şu sözleri çok önemlidir. “Dünya ulusların mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan kendi esenlik ve mutluluğuna çalışmak demektir. Beşeriyeti bir vücut ve bir ulusu, onun bir uzvu saymalıdır. Bir vücutta parmağın ucundaki acıdan bütün öbür uzuvlarda acı duyar. Dünya’nın şu yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne dememeliyiz. Onunla ilgilenmeliyiz.” Atatürk’ün barışçı politikası yalnızca sözde kalmamış barış yolunda Milletler Cemiyetine katılmak, Balkan, Akdeniz, Sadâbât vb. paktlara bizzat katılıp görev olarak düşüncesini ortaya koymuştur. Harbi kanun dışı sayan “Brıand-Kelloğ” paktına “Lıtvanof” protokolü ile katılarak harbi önlemenin ve antlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmenin çarelerini aramıştı. Savaşın söz konusu olduğu anlarda ise bir taraftan önleyici tedbirlere katılırken, diğer taraftan bizim dışımızdaki bir ülaaae karşı savaşı başlatan ülke ile bile dost olmanın yollarını aramaktan geri durmamıştı. Örneğin 30 Ekim 1935’de, İtalya, Habeşistan’a saldırmış ve 9 Mayıs 1936’da bu bahtsız ülaaai ilhak etmiştir. Türkiye, İtalya’ya karşı o zamanki Milletler Cemiyeti’nin üyesi olarak zorlama tedbirlerinin uygulanmasına katılmıştır. Ama aynı şekilde, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 3 Şubat’ta Milano’ya gitmiş ve Mussolini’nin damadı olan, İtalyan Dışişleri Bakanı Cıano ile “Akdeniz Statükosuna saygı” antlaşmasını imzalamıştır.
Millî Bağımsızlığın Korunması
Atatürk’ün milletlerarası ilişkilerdeki gerçekçi yaklaşımı, O’nun dış politika da millî bağımsızlıktan taviz vermeyen ve bu konudaki kararları daha kesin bir dille söylemeye yöneltmiştir. Misak-ı Millî’de ifadesini bulduğu biçimde her alanda tam bağımsızlığın tesisi ve onun korunması temel hedefi olmuştur. Türk Milleti’nin, bağımsızlığa verdiği önemden dolayı Sivas Kongresi’nde “Manda”ya şiddetle karşı çıkan Atatürk, Lozan Barışı’ndan sonra Millî Misak yolunda aynı kararlılıkla hareket etmiştir. Atatürk, tam bağımsızlığı tanımlarken “İstiklâli tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah. Her hususta istiklâli tam ve serbestisi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve memleketin manâyı hakikiyesiyle bütün istiklâlden mahrumiyeti demektir.” diyordu. Bu anlayışla hareket eden Atatürk, Londra Konferansı’nda Bekir Sami Bey’e, Lozan Konferansı sırasında İsmet İnönü’ye verdiği direktiflerle hedefe adım adım ilerlemiş, Fransa ve İtalya’ya daha önce tanınmış olan ayrıcalıkları kabul etmemiştir.
Lozan Barışı sırasında, Boğazlar için geçici bir süre kabulü zorunlu görülen egemenlik kısıtlamalarını da 1936 Montrö Anlaşmasıyla ortadan kaldırdı. Azınlık okullarına tanınan kültür ve eğitim ayrıcalıklarına son verdi. Barışçı ve denge politikasının benimsenmiş olmasına rağmen milletimizin hakları söz konusu olduğu zaman, Etâblı ve Hatay meselesinde olduğu gibi gerekirse silaha bile sarılmaktan çekinmediğini açıkça ifade etti.
Atatürk’ün dış politikasındaki bağımsızlık anlayışı Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde yalnız başına ulusal sınırlar içinde hapseden bir anlayış da değildir. Durumun böyle olmadığı, o dönemde yapılan siyasi antlaşmalardan bellidir.
Hukuk’a Uygunluk
1923’ten bu yana uygulanan dış politikada devletler hukukuna bağlılık ve saygı Türkiye’nin temel prensibi olmuştur. Antlaşmaların tek taraflı fesh edildiği dönemlerde dahi ahd-ı vefa kaidelerine uyarak haklı ve meşru taleplerini antlaşma ve müzakereler yoluyla halletme metodunu takip etmiştir. Mesela; Türkiye, Montrö’de elde ettiği bütün menfaatleri sadece Lozan muahedesini fesh ettiğini ilanla temin edecek kuvvette olduğu ve kimsenin buna mani olacak vaziyette bulunmadığı bir sırada, bu yolu tutmayıp işi anlaşarak ve gönül rızası olarak yapmayı tercih etmiş, bu yüzden bütün sulh ve barışseverlerden takdir almıştır. Aynı şekilde Hatay konusu da hukuk kuralları çerçevesinde ve herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermeyecek şekilde halledilmiştir.
Dengeli Dış Politika
Atatürk bağımsızlığın muhafazası ve hızlı kalkınmanın temini için Londra’dan sonra denge politikasının izlenmesine büyük önem vermişti. Milli Mücadele sırasında batılı işgalcilere karşı S.S.C.B. ile karşılıklı işbirliğine dayanan bir denge kurulmuştu.
Lozan’dan sonra Fransa Suriye’ye, İngiltere de Musul’a koruyucu olarak hakim olmuşlardı. Özellikle İngiltere her fırsatta Musul’da Türk haklarını tamamen yok etmek niyetindeydi. Türkiye İngiltere’nin bu davranışlarını dengeleyebilmek için, Bulgaristan’la 18 Ekim 1925 S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925 Suriye ve Lübnan üzerinde sahip olduğu yetkiye dayanarak Fransa ile 30 Mayıs 1926’da İran’la 22 Nisan’da 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmalarını imzalamıştı. Moskova’nın iç bunalımlarına dönük olduğu bir tarihte, Ankara’nın Batı ile arasının açık olması S.S.C.B. dış politikasının destekleyeceği bir durumdu.
1930’lu yıllarda ise Akdeniz’deki İtalyan tehlikesine karşı Türkiye denge unsuru olarak revizyonist olmayan batıyı daha uygun görüyordu. Çünkü bu tarihlerde Sovyetler Birliği tüm dikkatini Almanya’ya çevirmişti. İtalya’ya karşı Türkiye’yi korumak gibi bir şeyi düşünmüyordu.
Karşılıklı Güven ve İşbirliği
Türkiye dış politikasında karşılıklı saygı ve güven duygusuna büyük önem vermişti. Dışarıda barışın sürekliliği, içeride kalkınmanın ve huzurun temininde güven duygusuna ihtiyaç vardı. 1926’da Atatürk, bu hususta “Biz milletlerarası münasebetlerde karşılıklı emniyet ve riayeti hedef tutan açık ve samimi politikanın en ateşli taraftarlarıyız...” diyordu. Bunun için Musul Meselesi’nin gündemde olduğu 1926 senesinde bile Türkiye karşılıklı güven duygusu içinde S.S.C.B. ile dostça münasebetlerini yürütmüş, Batıya da dost elini uzatmıştır.
Savaşları ve antlaşmaları amaç olmaktan ziyade araç olduğunu kabul eden Atatürk, karşılıklı güven ve işbirliğinin bu tür olaylara yer vermeyeceği kanaatini her zaman dile getirmiştir.
Atatürk 1931’de “Türkiye’nin güvenliğini gaye tutan hiçbir milletin aleyhine olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimiz olacaktır.” demişti.
Batılılaşma
Atatürk’ün dış politikasındaki temel hedef Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılmasıdır. Bunun için batıya yönelmek gereği vardır. Atatürk daha 1923’de bunu açıklamıştı. “Türkler hep garbe doğru gitti. Avrupa Türkiye’si daha doğrusu garba teveccüh etmiş bir Türkiye istiyoruz. Bütün meselemiz Türkiye’de asri binaenaleyh garbi bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de garba teveccüh etmemiş millet hangisidir.”
Türkiye kuruluşundan itibaren “Batı” ile savaşmasına rağmen, batıya yönelmiş, batının yalnız tekniğini değil metodunu da kabul etmiştir. Batı’ya yönelişin önemli sebeplerden biri de güvenlik açısındandır. Avrupa ancak kendisiyle benzerlik halindeki bir Türkiye ile bir arada yaşamaya razı olabilirdi. Bunun yanı sıra demokrasi rejiminin batının temel yönetim biçimi olduğuna göre demokrasiye inanmış bir ülke olarak Türkiye’nin batıya yönelmesi gerekliydi.
Atatürk’ün batılılaşma anlayışında taklitçiliğe yer yoktur. O batıya yönelişimizi açıklarken “Biz batı medeniyetini bir taklitçi yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.” demişti.
1923 - 1930 Döneminde Dış Politika
TÜRKİYE’NİN GENEL DURUMU
Lozan Barışı’ndan sonra yeni Türk Devleti’nin toprakları küçülmüş olmasına rağmen, stratejik değeri azalmamış aksine artmıştı. Üstelik Avrupa’nın bütün güçlü devletleriyle komşu duruma gelmişti. Lozan’dan sonra 1923-1930 dönemi inkılâp prensiplerine uygun olarak dış politika da Lozan’dan intikal eden meselelerin çözümü ve Lozan’da alınan kararların uygulanmasını öngörüyordu.
Bu dönemde Türkiye, batıyla sosyal ve özellikle ticari münasebetler kurmak konusunda kuşkuluydu. Sebebi o güne kadar kafalarda yer etmiş olan hareketlerdi. Tümüyle liberal çizgilerde gelişmiş olan Avrupa sanayii ile işbirliğine girerken çok geniş bir denetimi üstlenmek gerekiyordu. Denetimin başarılması halinde batı ile ekonomik yaklaşmanın nasıl bir politik bağımlılığa yol açacağını bilen Türk hükümeti, daha ilk anda millileştirme ve yabancı firmalar için Türk dilini zorunlu kılan yasalar çıkardı.
Dış dünya ise ekonomik reform alanında pek etkili olunamayacağını sanıyordu. Türkiye’nin Rum ve Ermenilerin yardımını almadan özellikle ekonomik kalkınma politikasının etkili bir şekilde yürütülemeyeceği kanaatındaydılar. Buna rağmen Türkiye dış münasebetlerinde dostça bir tutum içindeydi. Bu çerçeve içinde S.S.C.B. ile sosyal, siyasî ve ekonomik işbirliğine girmiş, batıda ekonomik bunalımı atlatmayı başaran Almanya ile ekonomik
münasebetlerin yanı sıra kültürel ilişkileri de geliştirmişti. Ama her şeye rağmen 1923-30 dönemi Türk dış politikası son derece temkinli ve batı ile münasebetlerinde kuşkuludur.
Türkiye iç politika da sosyal hayatın hemen her alanında köklü inkılâpları gerçekleştirmekle meşguldü. Yeni bir anayasa kabul edilmiş, hilâfet kaldırılmış, eğitim birleştirilmiş, kılık kıyafet, hukuk, harf vb. inkılâplar gerçekleştirilmişti. Mesela; halifeliğin kaldırılması ile laikliği ve dolayısıyla yenileşmeyi önleyen baş engel ortadan kalkmış oluyordu. Laikçi reformların toplumda yarattığı derin tepki, memleket ekonomisinin kötü durumu ve hükümetin dış ticaret üzerine koyduğu tehditler dolayısıyla daha da ağırlaşmıştı. Memnuniyetsizlik Halk Fırkası arasında da bölünmelere sebep olmuş ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulmasına kadar varmıştı. İnkılâpların en hızlı döneminde Doğuda 1925 Şeyh Said isyanı patlak vermiş ve kısa aralıklarla 1938’e kadar devam etmiştir. Ardından Atatürk’e İzmir suikastı düzenlenmiş 1930’da Menemen olayı patlak vermişti.
Türkiye’nin modernleşmesine karşı söz konusu olan direnme, teokratik kaynaklardan besleniyordu. Her ne kadar medreseler kaldırılmışsa da, mensupları ulemaya kıyasla, halkla daha yakın ve daha tesirli olan tekkeler, faaliyetlerine devamla, laikleşmeye karşı mukavemet ediyordu. Hükümet bütün bu olaylara İstiklâl Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun yasası ile cevap vermek zorunda kalmıştı.
Batı Devletleri İle Olan İlişkiler
1930’a kadar batı devletleri ile olan ilişkilerde Lozan’dan intikal eden Musul, borçlar okullar ve Yunanlılarla aramızdaki “etablı” anlaşmazlığının çözümü ile uğraşıldı. Ve Musul dışındaki konular genel olarak Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandı.
İngiltere ve Musul Meselesi
Lozan konferansı devam ederken, konferansın ilk toplantısında, Fethi Bey (Okyar) görüşlerini açıklarken Musul Vilayetinin üçte ikisinin Türk ve Kürt olduğunu bu sebeple bölgenin Türk sınırları içinde kalması gerektiğini belirtmişti.36 Ancak konferans esnasında İngiltere, Türkiye’ye, Irak hududu hakkında teklif ettiği madde “Hududun Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin vereceği kararla tevfikan çizileceği” şerhini koymuş ve bu şerh talebimiz üzerine hududun 9 ay zarfında Türkiye ve İngiltere arasında çizilmesini, anlaşma sağlanamazsa konunun Cemiyet-i Akvama götürülmesi şeklinde bırakılmıştı. Meselenin çözümü için 19 Mayıs-5 Haziran 1924’te yapılan İstanbul Konferansı’nda, İngiltere, Musul’un yanı sıra Hakkari vilayetini de Irak’a katılmasını talep etmişti. Görüşmeden netice alınamayınca Musul’da iki taraf arasında çatışmalar söz konusu oldu. Konu Milletler Cemiyetine intikal etti. Cemiyet 29 Ekim 1924’te geçici sınır (Brüksel Hattı) tespit ederek bir süre için meseleyi halletmiş oldu. Ancak İngiltere her ne pahasına olursa olsun, Musul bölgesindeki petrol kaynaklarını ve Irak’ın stratejik önemi göz önünde tutarak işgal altında tuttuğu Musul topraklarından vazgeçemiyordu. Mevcut durumu Türkiye’ye aynen kabul ettirmek için İtalya ve Fransa’yı bile yanına almayı başarmıştı. Bu aşamadan sonra Musul konusu Milletler Cemiyeti’ne getirilmişti. Milletler Cemiyeti esas itibariyle siyasi bir organdı. İngiltere ise cemiyetin en güçlü üyelerinden biri ve Meclisin daimi üyesi bulunuyordu. Buna mukabil Türkiye teşkilata üye değildi. Konu Konseye getirildiği zaman Konsey bir komisyon oluşturarak aydınlatıcı rapor istedi. Ve Komisyonun verdiği rapora uyarak Musul’un Irak’a bırakılmasını uygun gördü. Adalet divanına yalnızca usulle ilgili konular sorulmuştu. Kararın uygulanması Türkiye’nin de kabulü ile mümkün olacaktı. Ancak Türkiye Konseyin taraflı kararına bir süre direndiyse de bu uzun sürmedi Bir defa Türkiye Cemiyetin üyesi değildi. İngiltere ise Cemiyette önemli bir yer işgal ediyordu. Konseyde Musul konusu hep Avrupalı Hıristiyan devlet temsilcileri tarafından incelendiği için Türkiye yalnızlığa itilmişti. Bunun sonucunda Paris’te S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925’te bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzalamıştı. Tek Müslüman devlet olarak Türkiye’nin Avrupa’da hak aramaya kalkması da bir başka dezavantajdı. Günün şartları içinde oldu bittiyi değiştirmek için İngiltere’ye savaş açmak gibi maceralı bir yola girmek de düşünülemezdi. Uygun yol yeniden İngiltere ile masaya oturmaktı. Hükümet Milletler Cemiyeti’nin vermiş olduğu kararı esas tutarak 1926’da görüşmelere başlamış ve bazı haklar elde etme karşılığında mevcut durumu kabul etmişti. 5 Haziran 1926 tarihli antlaşmaya göre Irak hududunda Milletler Cemiyeti’nin belirlediği hatta Türkiye lehine bazı küçük değişiklikler yapacaktı. 14. Madde ile de Irak’ın belirli petrol gelirlerinden %10 pay verecekti. Petrol geliri Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesi karşılığında verilmişti. Daha sonra Türkiye ek notalara uygun olarak, 500.000 İngiliz lirası karşılığında petrol üzerindeki hakkından feragat etti. Böylece Musul konusundaki uyuşmazlık halledilmiş oluyordu. Ancak Türk-İngiliz ilişkilerinin geliştirilmesi pek kolay olmamıştı. Musul Meselesi’nin çözümünden sonra İngiltere’nin Türkiye’ye karşı dostluğu giderek artmaya başladı. Çünkü Türkiye’ye karşı komşu topraklarda İngiliz çıkarları bunu gerektiriyordu. İngiltere dostluğun korunması için bir filosunu 1929’da İstanbul’u ziyarete göndermiş ve filo kumandanı ile İngiliz elçisi Ankara’da Atatürk’ü ziyaret etmişti. Bu ziyaret iki ülke arasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacaktır.
Fransa İle Olan İlişkiler
1921 Ankara Antlaşması ile Fransa, Hatay (Sancak)’daki Türklerin milli ve kültürel varlıklarını kabul etmesi ile dostluk kurulmuştu. Fakat yakınlaşma uzun sürmedi. Lozan konferansı sırasında Türkiye’nin her türlü imtiyazı kaldırmaya çalışması, kapitülasyonlardan en fazla yarar sağlayan Fransa ile çetin tartışmalar olmuş, neticede Fransa Türkiye’nin, Lozan’da antlaşma hükümleri ile bağdaşmayan imtiyazların kaldırılması talebini kabullenmek zorunda kalmıştı.
Lozan’dan sonra Türk-Fransız ilişkileri de en çok gündeme gelecek konu Hatay ve borçlar meselesidir. Hatay ve dolayısıyla Suriye hududunun, Ankara antlaşmasıyla genel hatları belirlenmiş ve Lozan barışının 3. Maddesinde ayrıntılar ortaya konmuştu. Ayrıca, Fransa Hatay için Ankara antlaşmasında kabul ettiği özel durumu muhafaza etmişti. Ama 1925’te bir takım güçlüklerle karşılaşan Fransa Suriye’ye M. de Jovvenel’i Yüksek Komiser olarak tayin etti. Diğer taraftan Ocak 1926’da İskenderun Sancağının Suriye Meclisindeki temsilcileri, Suriye’den ayrılıp doğrudan Fransa’ya bağlanmayı talep etmişler ve bu talepleri Fransa tarafından kabul edilmişti. Bu meclis Mart 1926’da bir anayasa hazırlayarak bağımsızlığını ilan etti. Sancağın bağımsızlık kararına Suriye itiraz edince yeniden yapılan görüşmelerden sonra, meclis kararından dönerek, İskenderun Suriye devleti içinde muhtar kalmayı kabul etti.
Diğer taraftan aralarındaki sınır uyuşmazlığını halleden iki devlet 18 Mart 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasını parafe etmişlerdi. Ancak bu sırada Musul meselesi devam ediyordu. Ve Fransa Musul konusunda İngiltere’nin tarafını tutuyordu. Bunun için dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasının imzalanması meselenin çözümünden sonra 30 Mayıs 1926’da gerçekleşti. T.B.M.M. 7 Haziran 1926’da Türk-İngiliz-Irak antlaşmasını aynı günde tasdik etti. Sözleşmenin 7. Maddesine göre İskenderun bölgesi için kurulan özel rejim daima göz önünde bulundurulacaktı.
Bu dönemde Türk-Fransız münasebetlerindeki bir diğer konu borçlar meselesidir. Osmanlı Devleti en fazla Fransızlara borçlu olması dolayısıyla, Fransa Türkiye’ye karşı katı bir tutum içindeydi. Bu sebeple Lozan Konferansı’nda borçlar konusunda Fransa ağırlık-taydı. Ancak konu konferansta tamamen halledilmemişti. Borçlar bir kere daha 1925’de ele alındı. Bu tarihte Türkiye 1912 öncesi Osmanlı borçlarının y 62,54’nü, 1912 sonrası borçların y 73,59’nu ödemeyi kabul ediyordu. Milletler Cemiyeti aracılığıyla 13 Haziran 1928’de Paris’te yapılan bir başka antlaşmada ise Türkiye 82.456.337 TL. Ana para olmak üzere toplam 107.528.461 altın lira tutarında Osmanlı borcunu devralmıştı. Ödemeler 1929’da başlayacaktı. Ancak 1929 ekonomik buhranının başlaması borçların ödenmesini güçleştirdi. Bu durumda Türkiye “Hoover Maratoryumundan” (borçların tecile uğramasından) faydalanmak istedi. Paris’te yapılan görüşmeler sonunda 22 Nisan 1932’de borçların ödenmesi daha müsait bir şekilde çözüme bağlandı. Böylece Hatay dışında iki devlet arasındaki antlaşmazlıklar giderilmiş, dostça münasebetlerin kurulmasına iyi bir zemin hazırlanmıştı.
İtalya İle Münasebetler
Birinci Dünya Savaşı sonunda, daha önce yapılan gizli antlaşmalardan umduğunu bulamayan İtalya, Türkiye ile iyi münasebetler kuran ilk ülaaadi. Ancak Mussolini’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra İtalya Türkiye’nin Musul konusundaki bağlantısını fırsat bilerek Anadolu’daki emellerini yenilemişti. Musul meselesinin çözüme bağlanması ve aynı yıl Fransa ile dostluk ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanması, İtalya ile ilişkilerimizin düzelmesini sağladı. Daha önceki açıklamasının Anadolu’yu kapsamadığını Ankara’ya ileten İtalya dostça bir politika izlemeye başladı. Bu dönemde İtalya’yı ilişkileri yeniden gözden geçirmeye sevk eden sebep bu devletin Arnavutluğa karşı izlemekte olduğu politika yüzünden, Yugoslavya ile ilişkilerinin gerginleşmesiydi. Yugoslavya İtalya’dan çekindiği için Fransa’ya yanaşmıştı. Bu durum karşısında İtalya, Anadolu’daki hayali sömürgecilik düşüncesinden vazgeçip, Akdeniz’de oluşan “Küçük Antanta” karşı Türkiye ve Yunanistan’la da birlikte, Bulgaristan’ı da yanlarına alarak güvenlik sistemi oluşturmak istiyordu. İtalya’nın bu politikası 30 Mayıs 1928’de Türkiye ile bir tarafsızlık, uzlaşma ve adlî tesviye (yargısal çözüm) antlaşması imzalanmıştı.
İtalya 1923-30 döneminde bazı ufak tefek anlaşmazlıklara rağmen, Türkiye’ye en yakın olan batılı ülkelerden biridir. Bu sebeple İtalya ile özellikle ticari alanda işbirliği geliştirildi. İtalya’nın büyük bankalarının bir çoğu İstanbul’da şube açtı, Türkiye de güvenliği için gerekli olan savaş gemilerini 1931’de almak üzere İtalya’ya sipariş verdi. Ticari alandaki işbirliği zaman zaman siyasi alanda da görülmüş, Yunanistan’ı Ankara’yla antlaşmaya zorlamıştı.
Türk-Yunan Münasebetleri ve Etablı Meselesi
Türkiye Lozan Barışı’ndan itibaren Yunanistan’la iyi ilişkilerin kurulmasından yana bir politika takip ediyordu. Millî Mücadele’nin sonunda Yunanistan “savaş yasalarına dayalı olarak Yunan ordu ve sivil idaresinin, Anadolu’da sebep olduğu hasarı ödeme yükümlüğünü” kabul etmiş, Türkiye ise savaşın uzaması ve sonuçlarından, Yunanistan’ın içine düştüğü malî güçlüğü göz önüne alarak tazminat istemekten vazgeçiyordu. Türkiye’nin bu jesti her şeye rağmen Yunanlılara karşı kindar bir tutum içinde olmadığını göstermeydi.
16 Aralık 1923 günü Yunanistan’da yapılan seçimleri kazanmasından sonra Venizelos, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istediğine dair bir telgrafı Türk Başvekaletine gönderir. Buna kutlama mahiyetinde cevap veren Başvekil İsmet Bey (İnönü) “...Muahedenin ve muahedatın samimi tatbiki ile iki memleket arasında hüsnü münasebet tesis fikrine cidden taraftar olduğunu nezdi devletlerinde meçhul değildir. Sulh-u Umuminin tesis ve teyidine müteveccih mesaide cümlemize muvaffakiyet temenni ve tebrikat-i halisanemi takdim eylerim” demişti. Ama iki ülke arasında özellikle nüfus mübadelesi dolayısıyla 7-8 yıl daha gerginlik devam edecekti.
Etablı meselesinden 30 Ocak 1923’de imzalanan sözleşme ve protokole göre, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’daki Müslüman Türklerin değişimi ön görülmüş, ancak bundan Batı Trakya Türkleri ile İstanbul belediye sınırları içindeki Rumlar istisna edilmişti. Fakat Yunanistan, İstanbul’da daha çok Rum bulundurabilmek için 30 Ekim 1918’den önce her ne surette olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumların yerleşmiş sayılmasını savunduğundan konu Milletler Cemiyetine havale edildi. Cemiyetin 1925’teki girişimleri anlaşmazlığı çözümleyemeyince iki taraf arasındaki hava gerginleşti. Batı Trakya’daki vatandaşlarımızın mallarına el konulmasına karşılık verildi. Hatta İstanbul’da Fener Patrikhanesine bağlı Kostantin Arapoğlu adındaki bir din adamı da Cumhuriyet yönetimi tarafından her türlü baskılara karşı sınır dışı edildi. Anlaşmazlık iki devletin siyasi münasebetlerine de yayılınca 1 Aralık’ta anlaşma yoluna gidildi. Fakat gerginlik giderilmedi. 3 Temmuz 1928’de Başbakanlığa gelen Venizelos, anlaşmazlığın her iki tarafa vereceği zararı da göz önüne alarak 19 Mayıs 1928’de İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektupta barış teklifinde bulundu. Venizelos mektubunda
“Elen halkının bana... hükümet yönetimini verdiği bir anda olanaklı en geniş biçimde bir dostluk, saldırmazlık ve hakemlik paktıyla belgelenecek dostluk içinde ülkemizin sorunlarını çözüme kavuşturmaya katkıda bulunmak özlemini size bildirmek istiyorum. Türkiye’nin bizim topraklarımızda hiçbir emeli olmadığının tam bilinci içindeyim...”
30 Ağustos 1928 tarihli İsmet Paşa’nın cevabında “...yazdıklarınız bütünüyle benim görüşlerime uymakta olup Elen-Türk ilişkileri tarihinde açık ve dürüst bir dostluğa yöneltici yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.” demişti. Yakınlaşma 30 Ekim 1930’da anlaşma ile sonuçlandı. Buna göre yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri’nin hepsi “Etablı” deyimi kapsamına alındı. Bundan sonra 1930 ve 1931 tarihlerinde Başbakanlık ve Bakanlar düzeyindeki karşılıklı ziyafetler dostluğu pekiştirdi. 1 Kasım 1931 tarihli nutkunda Atatürk dostluğu şöyle dile getiriyordu. “...Komşumuz ve dostumuz Yunanistan Başvekilinin ve Hariciye nazırının Ankara’ya resmen ziyaretlerinin hususi bir memnuniyetle zikrederim. Türkiye ile Yunanistan’ın, yüksek menfaatleri birbirine zıt olmaktan tamamen çıkmıştır. Bu iki memleketin samimi dostluktan kendileri için emniyet ve kuvvet görmelerinde isabet vardır”.
Türkiye ve S.S.C.B.
Millî Mücadele sırasında, Avrupa’nın güçlü emperyalist devletleriyle savaşın Türkiye, kendisi gibi emperyalizme karşı savaşan S.S.C.B. ile işbirliği yaparak 13 Ekim 1921’de Kars’ta bir dostluk antlaşması imzaladı. Ayrıca 2 Ocak 1922’de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ile birlikte Ankara’da dostluk antlaşması imzalanmıştı. Bu sırada Sovyet liderlerinin Türk Milli Mücadelesine rejim açısından baktıkları ve günün şartlarından yararlanarak Anadolu’ya nüfuz etmek istedikleri bir gerçekti. Bu sebeple Atatürk S.S.C.B.nin rejimi hakkında açıklamalar yapmak ihtiyacını hissetmişti. Şubat 1921’de “Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali ve memleketimizin içtimai şeraitî dinî ve millî esasilerin kuvveti Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatı teyid eder bir mahiyettedir...” demişti. Ancak Lozan görüşmeleri sırasında rejim farklılığına rağmen özellikle Boğazlar konusu gündeme gelince, S.S.C.B. her iki devletin çıkarlarına uygun olarak Türkiye’yi desteklemişti. Lozan’dan sonra iki devlet de yalnızlıktan kurtulmanın uğraşı içindeydi. Henüz Batı S.S.C.B’nin rejimini tanımamıştı. Bu sebeple S.S.C.B. hem yalnızlıktan kurtulmak hem de rejimini batıya tanıtabilmek için, Almanya ile 16 Nisan 1922’de Rapollo Antlaşmasını imzalamıştı. Ancak Almanya Aralık 1925’te aralarında Fransa, İngiltere ve İtalya’nın da bulunduğu devletlerle Locarno Antlaşmasını imzalayınca S.S.C.B. Almanya’dan uzaklaşmıştır. Çünkü S.S.C.B. bu gruplaşmayı kendilerine yönelik bir hareket olarak görmüştü.
Diğer taraftan Türkiye, Batılı devletlere ve Milletler Cemiyetine Musul konusundaki tutumlarından dolayı küskündü. Böyle bir ortamda Türkiye ile S.S.C.B. 17 Aralık 1925’te Dostluk, Tarafsızlık ve Saldırmazlık paktını imzalamışlardı. Antlaşmadan sonra Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras’ın Odesa’yı ziyareti, iki devlet arasındaki samimiyeti daha da geliştirdi. O kadar ki S.S.C.B, 1928’de toplanmakta olan silahsızlanma konferansına Türkiye’nin de katılması teklifinde bulundu. Bu, Türkiye’nin Lozan’dan sonra ilk defa milletlerarası bir konferansa çağrılması dolayısıyla anlamlıydı. Görüşmelerde Türk delegesi, top yekun silahsızlanmayı savunan S.S.C.B. aaaini desteklemişti. 1929’da S.S.C.B. sarsılmaz dostluk hislerini Türkiye’ye bizzat ifade etmek için Dışişleri Komiser Yardımcısı Leon Karahan’ın Ankara’ya ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929’da imzalanan yeni bir protokolle, 1925 antlaşması üç yıl daha uzatıldı.
1923-30 döneminde Türk-Sovyet dostluğu çok iyi olmakla beraber, Musul meselesinin halledilmesi, Fransa ve İtalya ile dostluk antlaşmalarının imzalanmış olması, 1930 sonrasında S.S.C.B.yi Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkaracaktır.
İslâm Devletleri İle İlişkiler
Lozan konferansından sonra İslâm alemi, Türk politikasını hem şaşkınlık hem de şüphe ile karşılamıştı. Bunda Saltanat ve Hilâfetin kaldırılmasının önemli rolü vardı. Ancak Hilâfet, İslâm alemi için birleştirici bir unsur olmaktan çıkmıştı. Hiçbir güçlü devletin, Hilâfetin üstün kuvvetini tanımayacağı az çok belli olmuştu. Bunu sezmiş olan İsmet Paşa “Eğer Müslüman ülkeler Türklere karşı dostça davranışlarda bulunmuşlarsa, bunun sebebi hilâfetin bizim elimizde bulunması değil, bizim kuvvetli olmamızdır.” demişti. Zaten Osmanlılardan itibaren hilâfetin gerçek sahibi Kureyşliler olduğunu iddia etmiş olan Araplar bile, Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in 1924’te gösterdiği bütün çabalara rağmen, bu müesseseyi kendi aralarında yeniden tesis edememiş olmaları bunu göstermektedir. Diğer taraftan İslâm aleminde, Suriye-Halep ve Hatay, Irak Musul meselesinden dolayı Türkiye ile olan ilişkilerinde endişeliydiler. Bunun yanı sıra T. Rüştü Aras’ın Mekke’ye şapka ile gitmesi hoş karşılanmamıştı. 1928’de Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden kesin olarak ayrılması ve Latin alfabesinin kabulü, İslâm aleminde “Türkler dinlerini inkâr ediyor, camilerini kapatıyorlar” gibi son derece abartılarak yorumlanmıştı. Böyle bir ortamda Türkiye 1931’de Kudüs’te toplanan İslâm konferansına katılmamış, hatta daha ileri giderek, kongre de dinin politika da araç olarak kullanıldığı gerekçesiyle sert bir dille kınamıştı.
Hilâfet faktöründen dolayı küskün olan İran’la 22 Nisan 1926’da Tahran’da sınır meselesine son vermek için Dostluk ve Güvenlik antlaşması imzalanmıştı. Ancak sınır boylarındaki aşiretler, Türk-İran yakınlaşmasını bozmaya devam edince 15 Haziran 1928’de, 1926 antlaşmasına ek bir protokol ilave edildi. Böylece 1923-30 döneminde iki devlet arasındaki ilişkilerde olumlu gelişmeler gösterdi.
1930 - 1938 Dönemi Dış Politika
1930-1938 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Türkiye 1930 yılının sonunda içeride İnkılâpların yerleşmesini sağlamış, inkılâplara karşı çıkan güçleri önemli ölçüde ortadan kaldırmıştı. Milletin refah düzeyini daha iyi bir seviyeye getirebilmek için özellikle ekonomik alanda yeni önlemler almış ve azda olsa, dışa açılmayı planlayarak, haricin sermayesi, teknolojisi ve beyin gücün-den faydalanmayı hesaplamıştı.
1930-32 yıllarında Türkiye’yi dışarıdan tehdit edecek yakın bir tehlike de yoktu. Bu itibarla Atatürk, 20 Nisan 1931 günü milletvekilleri seçimleri öncesi C.H.P. Başkanı olarak “yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz” demişti. Ancak 1933 yılından itibaren dünyada bulutlar yeniden kararmaya başladı. Batı 1929-34 ekonomik bunalımı içindeydi. 1933’te Almanya Başbakanlığına getirilen Hitler, Versailes Barış Antlaşmasına uymak niyetinde değildi. Yeniden silahlanmaya başlamış ve pazarını geliştirmek için Ortadoğu’yu kendisine hedef seçmişti. S.S.C.B. Almanya’nın Doğu Avrupa’daki genişleme tehditleri karşısında tedirgindi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren devlet ise İtalya idi. İtalya kendi kamuoyunun dikkatini iç politikadan uzaklaştırmak için, dış politika da toprak ele geçirmek amacıyla hareket etmektedir. “Akdeniz’i bir İtalyan gölü haline getirmek, eski Roma İmparatorluğunu canlandırmak” emelini güden bir politika peşindedir. Bunu ilk örneğini 1933 “Körfü” macerasıyla ortaya koymuş, 1927’de Arnavutluğu himayesine alıp, 1935’te Habeşistan’a saldırmasıyla devam etmişti. Balkanlarda ise Bulgaristan revizyonist hareketlerde bulunuyordu. Bundan dolayı Atatürk, 1930-38 dönemi dış politikasını belirlerken, barışçı politikaya daha yakın ve mevcut durumun muhafazasına çalışan batılı devletlere yaklaşmayı uygun bulmuştu. Atatürk 1932’de “... Beynelmillel siyasi güvenliğin gelişmesi için ilk ve en mühim şart milletlerin hiç olmazsa barışı koruma fikrinde samimi olarak birleşmesidir.” derken bu hedefini ortaya koymaktaydı.
Barışçılık: Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve stratejik konumu dış politikaya belirli bir dünya görüşü ile bakmayı, ilişkilerde, sağlam dayanaklar ve antlaşmalara bağlı bir politika takip etmeyi gerekli kılmaktaydı. Bu sebeple Lozan Barışı’ndan sonra, barışçı bir politikanın takibi ön görülmüştü. Girişilen inkılâpların başarılması, kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesi yurt ve dünyadaki barış ortamıyla yakından ilgiliydi. Atatürk, bunun bilinciyle tüm devletlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, dostluk antlaşmaları imzalamıştı. Onun barışçılık konusundaki şu sözleri çok önemlidir. “Dünya ulusların mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan kendi esenlik ve mutluluğuna çalışmak demektir. Beşeriyeti bir vücut ve bir ulusu, onun bir uzvu saymalıdır. Bir vücutta parmağın ucundaki acıdan bütün öbür uzuvlarda acı duyar. Dünya’nın şu yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne dememeliyiz. Onunla ilgilenmeliyiz.” Atatürk’ün barışçı politikası yalnızca sözde kalmamış barış yolunda Milletler Cemiyetine katılmak, Balkan, Akdeniz, Sadâbât vb. paktlara bizzat katılıp görev olarak düşüncesini ortaya koymuştur. Harbi kanun dışı sayan “Brıand-Kelloğ” paktına “Lıtvanof” protokolü ile katılarak harbi önlemenin ve antlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmenin çarelerini aramıştı. Savaşın söz konusu olduğu anlarda ise bir taraftan önleyici tedbirlere katılırken, diğer taraftan bizim dışımızdaki bir ülaaae karşı savaşı başlatan ülke ile bile dost olmanın yollarını aramaktan geri durmamıştı. Örneğin 30 Ekim 1935’de, İtalya, Habeşistan’a saldırmış ve 9 Mayıs 1936’da bu bahtsız ülaaai ilhak etmiştir. Türkiye, İtalya’ya karşı o zamanki Milletler Cemiyeti’nin üyesi olarak zorlama tedbirlerinin uygulanmasına katılmıştır. Ama aynı şekilde, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 3 Şubat’ta Milano’ya gitmiş ve Mussolini’nin damadı olan, İtalyan Dışişleri Bakanı Cıano ile “Akdeniz Statükosuna saygı” antlaşmasını imzalamıştır.
Millî Bağımsızlığın Korunması
Atatürk’ün milletlerarası ilişkilerdeki gerçekçi yaklaşımı, O’nun dış politika da millî bağımsızlıktan taviz vermeyen ve bu konudaki kararları daha kesin bir dille söylemeye yöneltmiştir. Misak-ı Millî’de ifadesini bulduğu biçimde her alanda tam bağımsızlığın tesisi ve onun korunması temel hedefi olmuştur. Türk Milleti’nin, bağımsızlığa verdiği önemden dolayı Sivas Kongresi’nde “Manda”ya şiddetle karşı çıkan Atatürk, Lozan Barışı’ndan sonra Millî Misak yolunda aynı kararlılıkla hareket etmiştir. Atatürk, tam bağımsızlığı tanımlarken “İstiklâli tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah. Her hususta istiklâli tam ve serbestisi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve memleketin manâyı hakikiyesiyle bütün istiklâlden mahrumiyeti demektir.” diyordu. Bu anlayışla hareket eden Atatürk, Londra Konferansı’nda Bekir Sami Bey’e, Lozan Konferansı sırasında İsmet İnönü’ye verdiği direktiflerle hedefe adım adım ilerlemiş, Fransa ve İtalya’ya daha önce tanınmış olan ayrıcalıkları kabul etmemiştir.
Lozan Barışı sırasında, Boğazlar için geçici bir süre kabulü zorunlu görülen egemenlik kısıtlamalarını da 1936 Montrö Anlaşmasıyla ortadan kaldırdı. Azınlık okullarına tanınan kültür ve eğitim ayrıcalıklarına son verdi. Barışçı ve denge politikasının benimsenmiş olmasına rağmen milletimizin hakları söz konusu olduğu zaman, Etâblı ve Hatay meselesinde olduğu gibi gerekirse silaha bile sarılmaktan çekinmediğini açıkça ifade etti.
Atatürk’ün dış politikasındaki bağımsızlık anlayışı Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde yalnız başına ulusal sınırlar içinde hapseden bir anlayış da değildir. Durumun böyle olmadığı, o dönemde yapılan siyasi antlaşmalardan bellidir.
Hukuk’a Uygunluk
1923’ten bu yana uygulanan dış politikada devletler hukukuna bağlılık ve saygı Türkiye’nin temel prensibi olmuştur. Antlaşmaların tek taraflı fesh edildiği dönemlerde dahi ahd-ı vefa kaidelerine uyarak haklı ve meşru taleplerini antlaşma ve müzakereler yoluyla halletme metodunu takip etmiştir. Mesela; Türkiye, Montrö’de elde ettiği bütün menfaatleri sadece Lozan muahedesini fesh ettiğini ilanla temin edecek kuvvette olduğu ve kimsenin buna mani olacak vaziyette bulunmadığı bir sırada, bu yolu tutmayıp işi anlaşarak ve gönül rızası olarak yapmayı tercih etmiş, bu yüzden bütün sulh ve barışseverlerden takdir almıştır. Aynı şekilde Hatay konusu da hukuk kuralları çerçevesinde ve herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermeyecek şekilde halledilmiştir.
Dengeli Dış Politika
Atatürk bağımsızlığın muhafazası ve hızlı kalkınmanın temini için Londra’dan sonra denge politikasının izlenmesine büyük önem vermişti. Milli Mücadele sırasında batılı işgalcilere karşı S.S.C.B. ile karşılıklı işbirliğine dayanan bir denge kurulmuştu.
Lozan’dan sonra Fransa Suriye’ye, İngiltere de Musul’a koruyucu olarak hakim olmuşlardı. Özellikle İngiltere her fırsatta Musul’da Türk haklarını tamamen yok etmek niyetindeydi. Türkiye İngiltere’nin bu davranışlarını dengeleyebilmek için, Bulgaristan’la 18 Ekim 1925 S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925 Suriye ve Lübnan üzerinde sahip olduğu yetkiye dayanarak Fransa ile 30 Mayıs 1926’da İran’la 22 Nisan’da 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmalarını imzalamıştı. Moskova’nın iç bunalımlarına dönük olduğu bir tarihte, Ankara’nın Batı ile arasının açık olması S.S.C.B. dış politikasının destekleyeceği bir durumdu.
1930’lu yıllarda ise Akdeniz’deki İtalyan tehlikesine karşı Türkiye denge unsuru olarak revizyonist olmayan batıyı daha uygun görüyordu. Çünkü bu tarihlerde Sovyetler Birliği tüm dikkatini Almanya’ya çevirmişti. İtalya’ya karşı Türkiye’yi korumak gibi bir şeyi düşünmüyordu.
Karşılıklı Güven ve İşbirliği
Türkiye dış politikasında karşılıklı saygı ve güven duygusuna büyük önem vermişti. Dışarıda barışın sürekliliği, içeride kalkınmanın ve huzurun temininde güven duygusuna ihtiyaç vardı. 1926’da Atatürk, bu hususta “Biz milletlerarası münasebetlerde karşılıklı emniyet ve riayeti hedef tutan açık ve samimi politikanın en ateşli taraftarlarıyız...” diyordu. Bunun için Musul Meselesi’nin gündemde olduğu 1926 senesinde bile Türkiye karşılıklı güven duygusu içinde S.S.C.B. ile dostça münasebetlerini yürütmüş, Batıya da dost elini uzatmıştır.
Savaşları ve antlaşmaları amaç olmaktan ziyade araç olduğunu kabul eden Atatürk, karşılıklı güven ve işbirliğinin bu tür olaylara yer vermeyeceği kanaatini her zaman dile getirmiştir.
Atatürk 1931’de “Türkiye’nin güvenliğini gaye tutan hiçbir milletin aleyhine olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimiz olacaktır.” demişti.
Batılılaşma
Atatürk’ün dış politikasındaki temel hedef Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılmasıdır. Bunun için batıya yönelmek gereği vardır. Atatürk daha 1923’de bunu açıklamıştı. “Türkler hep garbe doğru gitti. Avrupa Türkiye’si daha doğrusu garba teveccüh etmiş bir Türkiye istiyoruz. Bütün meselemiz Türkiye’de asri binaenaleyh garbi bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de garba teveccüh etmemiş millet hangisidir.”
Türkiye kuruluşundan itibaren “Batı” ile savaşmasına rağmen, batıya yönelmiş, batının yalnız tekniğini değil metodunu da kabul etmiştir. Batı’ya yönelişin önemli sebeplerden biri de güvenlik açısındandır. Avrupa ancak kendisiyle benzerlik halindeki bir Türkiye ile bir arada yaşamaya razı olabilirdi. Bunun yanı sıra demokrasi rejiminin batının temel yönetim biçimi olduğuna göre demokrasiye inanmış bir ülke olarak Türkiye’nin batıya yönelmesi gerekliydi.
Atatürk’ün batılılaşma anlayışında taklitçiliğe yer yoktur. O batıya yönelişimizi açıklarken “Biz batı medeniyetini bir taklitçi yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.” demişti.
1923 - 1930 Döneminde Dış Politika
TÜRKİYE’NİN GENEL DURUMU
Lozan Barışı’ndan sonra yeni Türk Devleti’nin toprakları küçülmüş olmasına rağmen, stratejik değeri azalmamış aksine artmıştı. Üstelik Avrupa’nın bütün güçlü devletleriyle komşu duruma gelmişti. Lozan’dan sonra 1923-1930 dönemi inkılâp prensiplerine uygun olarak dış politika da Lozan’dan intikal eden meselelerin çözümü ve Lozan’da alınan kararların uygulanmasını öngörüyordu.
Bu dönemde Türkiye, batıyla sosyal ve özellikle ticari münasebetler kurmak konusunda kuşkuluydu. Sebebi o güne kadar kafalarda yer etmiş olan hareketlerdi. Tümüyle liberal çizgilerde gelişmiş olan Avrupa sanayii ile işbirliğine girerken çok geniş bir denetimi üstlenmek gerekiyordu. Denetimin başarılması halinde batı ile ekonomik yaklaşmanın nasıl bir politik bağımlılığa yol açacağını bilen Türk hükümeti, daha ilk anda millileştirme ve yabancı firmalar için Türk dilini zorunlu kılan yasalar çıkardı.
Dış dünya ise ekonomik reform alanında pek etkili olunamayacağını sanıyordu. Türkiye’nin Rum ve Ermenilerin yardımını almadan özellikle ekonomik kalkınma politikasının etkili bir şekilde yürütülemeyeceği kanaatındaydılar. Buna rağmen Türkiye dış münasebetlerinde dostça bir tutum içindeydi. Bu çerçeve içinde S.S.C.B. ile sosyal, siyasî ve ekonomik işbirliğine girmiş, batıda ekonomik bunalımı atlatmayı başaran Almanya ile ekonomik
münasebetlerin yanı sıra kültürel ilişkileri de geliştirmişti. Ama her şeye rağmen 1923-30 dönemi Türk dış politikası son derece temkinli ve batı ile münasebetlerinde kuşkuludur.
Türkiye iç politika da sosyal hayatın hemen her alanında köklü inkılâpları gerçekleştirmekle meşguldü. Yeni bir anayasa kabul edilmiş, hilâfet kaldırılmış, eğitim birleştirilmiş, kılık kıyafet, hukuk, harf vb. inkılâplar gerçekleştirilmişti. Mesela; halifeliğin kaldırılması ile laikliği ve dolayısıyla yenileşmeyi önleyen baş engel ortadan kalkmış oluyordu. Laikçi reformların toplumda yarattığı derin tepki, memleket ekonomisinin kötü durumu ve hükümetin dış ticaret üzerine koyduğu tehditler dolayısıyla daha da ağırlaşmıştı. Memnuniyetsizlik Halk Fırkası arasında da bölünmelere sebep olmuş ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulmasına kadar varmıştı. İnkılâpların en hızlı döneminde Doğuda 1925 Şeyh Said isyanı patlak vermiş ve kısa aralıklarla 1938’e kadar devam etmiştir. Ardından Atatürk’e İzmir suikastı düzenlenmiş 1930’da Menemen olayı patlak vermişti.
Türkiye’nin modernleşmesine karşı söz konusu olan direnme, teokratik kaynaklardan besleniyordu. Her ne kadar medreseler kaldırılmışsa da, mensupları ulemaya kıyasla, halkla daha yakın ve daha tesirli olan tekkeler, faaliyetlerine devamla, laikleşmeye karşı mukavemet ediyordu. Hükümet bütün bu olaylara İstiklâl Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun yasası ile cevap vermek zorunda kalmıştı.
Batı Devletleri İle Olan İlişkiler
1930’a kadar batı devletleri ile olan ilişkilerde Lozan’dan intikal eden Musul, borçlar okullar ve Yunanlılarla aramızdaki “etablı” anlaşmazlığının çözümü ile uğraşıldı. Ve Musul dışındaki konular genel olarak Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandı.
İngiltere ve Musul Meselesi
Lozan konferansı devam ederken, konferansın ilk toplantısında, Fethi Bey (Okyar) görüşlerini açıklarken Musul Vilayetinin üçte ikisinin Türk ve Kürt olduğunu bu sebeple bölgenin Türk sınırları içinde kalması gerektiğini belirtmişti.36 Ancak konferans esnasında İngiltere, Türkiye’ye, Irak hududu hakkında teklif ettiği madde “Hududun Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin vereceği kararla tevfikan çizileceği” şerhini koymuş ve bu şerh talebimiz üzerine hududun 9 ay zarfında Türkiye ve İngiltere arasında çizilmesini, anlaşma sağlanamazsa konunun Cemiyet-i Akvama götürülmesi şeklinde bırakılmıştı. Meselenin çözümü için 19 Mayıs-5 Haziran 1924’te yapılan İstanbul Konferansı’nda, İngiltere, Musul’un yanı sıra Hakkari vilayetini de Irak’a katılmasını talep etmişti. Görüşmeden netice alınamayınca Musul’da iki taraf arasında çatışmalar söz konusu oldu. Konu Milletler Cemiyetine intikal etti. Cemiyet 29 Ekim 1924’te geçici sınır (Brüksel Hattı) tespit ederek bir süre için meseleyi halletmiş oldu. Ancak İngiltere her ne pahasına olursa olsun, Musul bölgesindeki petrol kaynaklarını ve Irak’ın stratejik önemi göz önünde tutarak işgal altında tuttuğu Musul topraklarından vazgeçemiyordu. Mevcut durumu Türkiye’ye aynen kabul ettirmek için İtalya ve Fransa’yı bile yanına almayı başarmıştı. Bu aşamadan sonra Musul konusu Milletler Cemiyeti’ne getirilmişti. Milletler Cemiyeti esas itibariyle siyasi bir organdı. İngiltere ise cemiyetin en güçlü üyelerinden biri ve Meclisin daimi üyesi bulunuyordu. Buna mukabil Türkiye teşkilata üye değildi. Konu Konseye getirildiği zaman Konsey bir komisyon oluşturarak aydınlatıcı rapor istedi. Ve Komisyonun verdiği rapora uyarak Musul’un Irak’a bırakılmasını uygun gördü. Adalet divanına yalnızca usulle ilgili konular sorulmuştu. Kararın uygulanması Türkiye’nin de kabulü ile mümkün olacaktı. Ancak Türkiye Konseyin taraflı kararına bir süre direndiyse de bu uzun sürmedi Bir defa Türkiye Cemiyetin üyesi değildi. İngiltere ise Cemiyette önemli bir yer işgal ediyordu. Konseyde Musul konusu hep Avrupalı Hıristiyan devlet temsilcileri tarafından incelendiği için Türkiye yalnızlığa itilmişti. Bunun sonucunda Paris’te S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925’te bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzalamıştı. Tek Müslüman devlet olarak Türkiye’nin Avrupa’da hak aramaya kalkması da bir başka dezavantajdı. Günün şartları içinde oldu bittiyi değiştirmek için İngiltere’ye savaş açmak gibi maceralı bir yola girmek de düşünülemezdi. Uygun yol yeniden İngiltere ile masaya oturmaktı. Hükümet Milletler Cemiyeti’nin vermiş olduğu kararı esas tutarak 1926’da görüşmelere başlamış ve bazı haklar elde etme karşılığında mevcut durumu kabul etmişti. 5 Haziran 1926 tarihli antlaşmaya göre Irak hududunda Milletler Cemiyeti’nin belirlediği hatta Türkiye lehine bazı küçük değişiklikler yapacaktı. 14. Madde ile de Irak’ın belirli petrol gelirlerinden %10 pay verecekti. Petrol geliri Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesi karşılığında verilmişti. Daha sonra Türkiye ek notalara uygun olarak, 500.000 İngiliz lirası karşılığında petrol üzerindeki hakkından feragat etti. Böylece Musul konusundaki uyuşmazlık halledilmiş oluyordu. Ancak Türk-İngiliz ilişkilerinin geliştirilmesi pek kolay olmamıştı. Musul Meselesi’nin çözümünden sonra İngiltere’nin Türkiye’ye karşı dostluğu giderek artmaya başladı. Çünkü Türkiye’ye karşı komşu topraklarda İngiliz çıkarları bunu gerektiriyordu. İngiltere dostluğun korunması için bir filosunu 1929’da İstanbul’u ziyarete göndermiş ve filo kumandanı ile İngiliz elçisi Ankara’da Atatürk’ü ziyaret etmişti. Bu ziyaret iki ülke arasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacaktır.
Fransa İle Olan İlişkiler
1921 Ankara Antlaşması ile Fransa, Hatay (Sancak)’daki Türklerin milli ve kültürel varlıklarını kabul etmesi ile dostluk kurulmuştu. Fakat yakınlaşma uzun sürmedi. Lozan konferansı sırasında Türkiye’nin her türlü imtiyazı kaldırmaya çalışması, kapitülasyonlardan en fazla yarar sağlayan Fransa ile çetin tartışmalar olmuş, neticede Fransa Türkiye’nin, Lozan’da antlaşma hükümleri ile bağdaşmayan imtiyazların kaldırılması talebini kabullenmek zorunda kalmıştı.
Lozan’dan sonra Türk-Fransız ilişkileri de en çok gündeme gelecek konu Hatay ve borçlar meselesidir. Hatay ve dolayısıyla Suriye hududunun, Ankara antlaşmasıyla genel hatları belirlenmiş ve Lozan barışının 3. Maddesinde ayrıntılar ortaya konmuştu. Ayrıca, Fransa Hatay için Ankara antlaşmasında kabul ettiği özel durumu muhafaza etmişti. Ama 1925’te bir takım güçlüklerle karşılaşan Fransa Suriye’ye M. de Jovvenel’i Yüksek Komiser olarak tayin etti. Diğer taraftan Ocak 1926’da İskenderun Sancağının Suriye Meclisindeki temsilcileri, Suriye’den ayrılıp doğrudan Fransa’ya bağlanmayı talep etmişler ve bu talepleri Fransa tarafından kabul edilmişti. Bu meclis Mart 1926’da bir anayasa hazırlayarak bağımsızlığını ilan etti. Sancağın bağımsızlık kararına Suriye itiraz edince yeniden yapılan görüşmelerden sonra, meclis kararından dönerek, İskenderun Suriye devleti içinde muhtar kalmayı kabul etti.
Diğer taraftan aralarındaki sınır uyuşmazlığını halleden iki devlet 18 Mart 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasını parafe etmişlerdi. Ancak bu sırada Musul meselesi devam ediyordu. Ve Fransa Musul konusunda İngiltere’nin tarafını tutuyordu. Bunun için dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasının imzalanması meselenin çözümünden sonra 30 Mayıs 1926’da gerçekleşti. T.B.M.M. 7 Haziran 1926’da Türk-İngiliz-Irak antlaşmasını aynı günde tasdik etti. Sözleşmenin 7. Maddesine göre İskenderun bölgesi için kurulan özel rejim daima göz önünde bulundurulacaktı.
Bu dönemde Türk-Fransız münasebetlerindeki bir diğer konu borçlar meselesidir. Osmanlı Devleti en fazla Fransızlara borçlu olması dolayısıyla, Fransa Türkiye’ye karşı katı bir tutum içindeydi. Bu sebeple Lozan Konferansı’nda borçlar konusunda Fransa ağırlık-taydı. Ancak konu konferansta tamamen halledilmemişti. Borçlar bir kere daha 1925’de ele alındı. Bu tarihte Türkiye 1912 öncesi Osmanlı borçlarının y 62,54’nü, 1912 sonrası borçların y 73,59’nu ödemeyi kabul ediyordu. Milletler Cemiyeti aracılığıyla 13 Haziran 1928’de Paris’te yapılan bir başka antlaşmada ise Türkiye 82.456.337 TL. Ana para olmak üzere toplam 107.528.461 altın lira tutarında Osmanlı borcunu devralmıştı. Ödemeler 1929’da başlayacaktı. Ancak 1929 ekonomik buhranının başlaması borçların ödenmesini güçleştirdi. Bu durumda Türkiye “Hoover Maratoryumundan” (borçların tecile uğramasından) faydalanmak istedi. Paris’te yapılan görüşmeler sonunda 22 Nisan 1932’de borçların ödenmesi daha müsait bir şekilde çözüme bağlandı. Böylece Hatay dışında iki devlet arasındaki antlaşmazlıklar giderilmiş, dostça münasebetlerin kurulmasına iyi bir zemin hazırlanmıştı.
İtalya İle Münasebetler
Birinci Dünya Savaşı sonunda, daha önce yapılan gizli antlaşmalardan umduğunu bulamayan İtalya, Türkiye ile iyi münasebetler kuran ilk ülaaadi. Ancak Mussolini’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra İtalya Türkiye’nin Musul konusundaki bağlantısını fırsat bilerek Anadolu’daki emellerini yenilemişti. Musul meselesinin çözüme bağlanması ve aynı yıl Fransa ile dostluk ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanması, İtalya ile ilişkilerimizin düzelmesini sağladı. Daha önceki açıklamasının Anadolu’yu kapsamadığını Ankara’ya ileten İtalya dostça bir politika izlemeye başladı. Bu dönemde İtalya’yı ilişkileri yeniden gözden geçirmeye sevk eden sebep bu devletin Arnavutluğa karşı izlemekte olduğu politika yüzünden, Yugoslavya ile ilişkilerinin gerginleşmesiydi. Yugoslavya İtalya’dan çekindiği için Fransa’ya yanaşmıştı. Bu durum karşısında İtalya, Anadolu’daki hayali sömürgecilik düşüncesinden vazgeçip, Akdeniz’de oluşan “Küçük Antanta” karşı Türkiye ve Yunanistan’la da birlikte, Bulgaristan’ı da yanlarına alarak güvenlik sistemi oluşturmak istiyordu. İtalya’nın bu politikası 30 Mayıs 1928’de Türkiye ile bir tarafsızlık, uzlaşma ve adlî tesviye (yargısal çözüm) antlaşması imzalanmıştı.
İtalya 1923-30 döneminde bazı ufak tefek anlaşmazlıklara rağmen, Türkiye’ye en yakın olan batılı ülkelerden biridir. Bu sebeple İtalya ile özellikle ticari alanda işbirliği geliştirildi. İtalya’nın büyük bankalarının bir çoğu İstanbul’da şube açtı, Türkiye de güvenliği için gerekli olan savaş gemilerini 1931’de almak üzere İtalya’ya sipariş verdi. Ticari alandaki işbirliği zaman zaman siyasi alanda da görülmüş, Yunanistan’ı Ankara’yla antlaşmaya zorlamıştı.
Türk-Yunan Münasebetleri ve Etablı Meselesi
Türkiye Lozan Barışı’ndan itibaren Yunanistan’la iyi ilişkilerin kurulmasından yana bir politika takip ediyordu. Millî Mücadele’nin sonunda Yunanistan “savaş yasalarına dayalı olarak Yunan ordu ve sivil idaresinin, Anadolu’da sebep olduğu hasarı ödeme yükümlüğünü” kabul etmiş, Türkiye ise savaşın uzaması ve sonuçlarından, Yunanistan’ın içine düştüğü malî güçlüğü göz önüne alarak tazminat istemekten vazgeçiyordu. Türkiye’nin bu jesti her şeye rağmen Yunanlılara karşı kindar bir tutum içinde olmadığını göstermeydi.
16 Aralık 1923 günü Yunanistan’da yapılan seçimleri kazanmasından sonra Venizelos, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istediğine dair bir telgrafı Türk Başvekaletine gönderir. Buna kutlama mahiyetinde cevap veren Başvekil İsmet Bey (İnönü) “...Muahedenin ve muahedatın samimi tatbiki ile iki memleket arasında hüsnü münasebet tesis fikrine cidden taraftar olduğunu nezdi devletlerinde meçhul değildir. Sulh-u Umuminin tesis ve teyidine müteveccih mesaide cümlemize muvaffakiyet temenni ve tebrikat-i halisanemi takdim eylerim” demişti. Ama iki ülke arasında özellikle nüfus mübadelesi dolayısıyla 7-8 yıl daha gerginlik devam edecekti.
Etablı meselesinden 30 Ocak 1923’de imzalanan sözleşme ve protokole göre, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’daki Müslüman Türklerin değişimi ön görülmüş, ancak bundan Batı Trakya Türkleri ile İstanbul belediye sınırları içindeki Rumlar istisna edilmişti. Fakat Yunanistan, İstanbul’da daha çok Rum bulundurabilmek için 30 Ekim 1918’den önce her ne surette olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumların yerleşmiş sayılmasını savunduğundan konu Milletler Cemiyetine havale edildi. Cemiyetin 1925’teki girişimleri anlaşmazlığı çözümleyemeyince iki taraf arasındaki hava gerginleşti. Batı Trakya’daki vatandaşlarımızın mallarına el konulmasına karşılık verildi. Hatta İstanbul’da Fener Patrikhanesine bağlı Kostantin Arapoğlu adındaki bir din adamı da Cumhuriyet yönetimi tarafından her türlü baskılara karşı sınır dışı edildi. Anlaşmazlık iki devletin siyasi münasebetlerine de yayılınca 1 Aralık’ta anlaşma yoluna gidildi. Fakat gerginlik giderilmedi. 3 Temmuz 1928’de Başbakanlığa gelen Venizelos, anlaşmazlığın her iki tarafa vereceği zararı da göz önüne alarak 19 Mayıs 1928’de İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektupta barış teklifinde bulundu. Venizelos mektubunda
“Elen halkının bana... hükümet yönetimini verdiği bir anda olanaklı en geniş biçimde bir dostluk, saldırmazlık ve hakemlik paktıyla belgelenecek dostluk içinde ülkemizin sorunlarını çözüme kavuşturmaya katkıda bulunmak özlemini size bildirmek istiyorum. Türkiye’nin bizim topraklarımızda hiçbir emeli olmadığının tam bilinci içindeyim...”
30 Ağustos 1928 tarihli İsmet Paşa’nın cevabında “...yazdıklarınız bütünüyle benim görüşlerime uymakta olup Elen-Türk ilişkileri tarihinde açık ve dürüst bir dostluğa yöneltici yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.” demişti. Yakınlaşma 30 Ekim 1930’da anlaşma ile sonuçlandı. Buna göre yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri’nin hepsi “Etablı” deyimi kapsamına alındı. Bundan sonra 1930 ve 1931 tarihlerinde Başbakanlık ve Bakanlar düzeyindeki karşılıklı ziyafetler dostluğu pekiştirdi. 1 Kasım 1931 tarihli nutkunda Atatürk dostluğu şöyle dile getiriyordu. “...Komşumuz ve dostumuz Yunanistan Başvekilinin ve Hariciye nazırının Ankara’ya resmen ziyaretlerinin hususi bir memnuniyetle zikrederim. Türkiye ile Yunanistan’ın, yüksek menfaatleri birbirine zıt olmaktan tamamen çıkmıştır. Bu iki memleketin samimi dostluktan kendileri için emniyet ve kuvvet görmelerinde isabet vardır”.
Türkiye ve S.S.C.B.
Millî Mücadele sırasında, Avrupa’nın güçlü emperyalist devletleriyle savaşın Türkiye, kendisi gibi emperyalizme karşı savaşan S.S.C.B. ile işbirliği yaparak 13 Ekim 1921’de Kars’ta bir dostluk antlaşması imzaladı. Ayrıca 2 Ocak 1922’de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ile birlikte Ankara’da dostluk antlaşması imzalanmıştı. Bu sırada Sovyet liderlerinin Türk Milli Mücadelesine rejim açısından baktıkları ve günün şartlarından yararlanarak Anadolu’ya nüfuz etmek istedikleri bir gerçekti. Bu sebeple Atatürk S.S.C.B.nin rejimi hakkında açıklamalar yapmak ihtiyacını hissetmişti. Şubat 1921’de “Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali ve memleketimizin içtimai şeraitî dinî ve millî esasilerin kuvveti Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatı teyid eder bir mahiyettedir...” demişti. Ancak Lozan görüşmeleri sırasında rejim farklılığına rağmen özellikle Boğazlar konusu gündeme gelince, S.S.C.B. her iki devletin çıkarlarına uygun olarak Türkiye’yi desteklemişti. Lozan’dan sonra iki devlet de yalnızlıktan kurtulmanın uğraşı içindeydi. Henüz Batı S.S.C.B’nin rejimini tanımamıştı. Bu sebeple S.S.C.B. hem yalnızlıktan kurtulmak hem de rejimini batıya tanıtabilmek için, Almanya ile 16 Nisan 1922’de Rapollo Antlaşmasını imzalamıştı. Ancak Almanya Aralık 1925’te aralarında Fransa, İngiltere ve İtalya’nın da bulunduğu devletlerle Locarno Antlaşmasını imzalayınca S.S.C.B. Almanya’dan uzaklaşmıştır. Çünkü S.S.C.B. bu gruplaşmayı kendilerine yönelik bir hareket olarak görmüştü.
Diğer taraftan Türkiye, Batılı devletlere ve Milletler Cemiyetine Musul konusundaki tutumlarından dolayı küskündü. Böyle bir ortamda Türkiye ile S.S.C.B. 17 Aralık 1925’te Dostluk, Tarafsızlık ve Saldırmazlık paktını imzalamışlardı. Antlaşmadan sonra Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras’ın Odesa’yı ziyareti, iki devlet arasındaki samimiyeti daha da geliştirdi. O kadar ki S.S.C.B, 1928’de toplanmakta olan silahsızlanma konferansına Türkiye’nin de katılması teklifinde bulundu. Bu, Türkiye’nin Lozan’dan sonra ilk defa milletlerarası bir konferansa çağrılması dolayısıyla anlamlıydı. Görüşmelerde Türk delegesi, top yekun silahsızlanmayı savunan S.S.C.B. aaaini desteklemişti. 1929’da S.S.C.B. sarsılmaz dostluk hislerini Türkiye’ye bizzat ifade etmek için Dışişleri Komiser Yardımcısı Leon Karahan’ın Ankara’ya ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929’da imzalanan yeni bir protokolle, 1925 antlaşması üç yıl daha uzatıldı.
1923-30 döneminde Türk-Sovyet dostluğu çok iyi olmakla beraber, Musul meselesinin halledilmesi, Fransa ve İtalya ile dostluk antlaşmalarının imzalanmış olması, 1930 sonrasında S.S.C.B.yi Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkaracaktır.
İslâm Devletleri İle İlişkiler
Lozan konferansından sonra İslâm alemi, Türk politikasını hem şaşkınlık hem de şüphe ile karşılamıştı. Bunda Saltanat ve Hilâfetin kaldırılmasının önemli rolü vardı. Ancak Hilâfet, İslâm alemi için birleştirici bir unsur olmaktan çıkmıştı. Hiçbir güçlü devletin, Hilâfetin üstün kuvvetini tanımayacağı az çok belli olmuştu. Bunu sezmiş olan İsmet Paşa “Eğer Müslüman ülkeler Türklere karşı dostça davranışlarda bulunmuşlarsa, bunun sebebi hilâfetin bizim elimizde bulunması değil, bizim kuvvetli olmamızdır.” demişti. Zaten Osmanlılardan itibaren hilâfetin gerçek sahibi Kureyşliler olduğunu iddia etmiş olan Araplar bile, Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in 1924’te gösterdiği bütün çabalara rağmen, bu müesseseyi kendi aralarında yeniden tesis edememiş olmaları bunu göstermektedir. Diğer taraftan İslâm aleminde, Suriye-Halep ve Hatay, Irak Musul meselesinden dolayı Türkiye ile olan ilişkilerinde endişeliydiler. Bunun yanı sıra T. Rüştü Aras’ın Mekke’ye şapka ile gitmesi hoş karşılanmamıştı. 1928’de Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden kesin olarak ayrılması ve Latin alfabesinin kabulü, İslâm aleminde “Türkler dinlerini inkâr ediyor, camilerini kapatıyorlar” gibi son derece abartılarak yorumlanmıştı. Böyle bir ortamda Türkiye 1931’de Kudüs’te toplanan İslâm konferansına katılmamış, hatta daha ileri giderek, kongre de dinin politika da araç olarak kullanıldığı gerekçesiyle sert bir dille kınamıştı.
Hilâfet faktöründen dolayı küskün olan İran’la 22 Nisan 1926’da Tahran’da sınır meselesine son vermek için Dostluk ve Güvenlik antlaşması imzalanmıştı. Ancak sınır boylarındaki aşiretler, Türk-İran yakınlaşmasını bozmaya devam edince 15 Haziran 1928’de, 1926 antlaşmasına ek bir protokol ilave edildi. Böylece 1923-30 döneminde iki devlet arasındaki ilişkilerde olumlu gelişmeler gösterdi.
1930 - 1938 Dönemi Dış Politika
1930-1938 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Türkiye 1930 yılının sonunda içeride İnkılâpların yerleşmesini sağlamış, inkılâplara karşı çıkan güçleri önemli ölçüde ortadan kaldırmıştı. Milletin refah düzeyini daha iyi bir seviyeye getirebilmek için özellikle ekonomik alanda yeni önlemler almış ve azda olsa, dışa açılmayı planlayarak, haricin sermayesi, teknolojisi ve beyin gücün-den faydalanmayı hesaplamıştı.
1930-32 yıllarında Türkiye’yi dışarıdan tehdit edecek yakın bir tehlike de yoktu. Bu itibarla Atatürk, 20 Nisan 1931 günü milletvekilleri seçimleri öncesi C.H.P. Başkanı olarak “yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz” demişti. Ancak 1933 yılından itibaren dünyada bulutlar yeniden kararmaya başladı. Batı 1929-34 ekonomik bunalımı içindeydi. 1933’te Almanya Başbakanlığına getirilen Hitler, Versailes Barış Antlaşmasına uymak niyetinde değildi. Yeniden silahlanmaya başlamış ve pazarını geliştirmek için Ortadoğu’yu kendisine hedef seçmişti. S.S.C.B. Almanya’nın Doğu Avrupa’daki genişleme tehditleri karşısında tedirgindi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren devlet ise İtalya idi. İtalya kendi kamuoyunun dikkatini iç politikadan uzaklaştırmak için, dış politika da toprak ele geçirmek amacıyla hareket etmektedir. “Akdeniz’i bir İtalyan gölü haline getirmek, eski Roma İmparatorluğunu canlandırmak” emelini güden bir politika peşindedir. Bunu ilk örneğini 1933 “Körfü” macerasıyla ortaya koymuş, 1927’de Arnavutluğu himayesine alıp, 1935’te Habeşistan’a saldırmasıyla devam etmişti. Balkanlarda ise Bulgaristan revizyonist hareketlerde bulunuyordu. Bundan dolayı Atatürk, 1930-38 dönemi dış politikasını belirlerken, barışçı politikaya daha yakın ve mevcut durumun muhafazasına çalışan batılı devletlere yaklaşmayı uygun bulmuştu. Atatürk 1932’de “... Beynelmillel siyasi güvenliğin gelişmesi için ilk ve en mühim şart milletlerin hiç olmazsa barışı koruma fikrinde samimi olarak birleşmesidir.” derken bu hedefini ortaya koymaktaydı.