1923-1938 Atatürk Dönemi Dış Siyaset

ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
Genel Özellikler

Barışçılık: Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve stratejik konumu dış politikaya belirli bir dünya görüşü ile bakmayı, ilişkilerde, sağlam dayanaklar ve antlaşmalara bağlı bir politika takip etmeyi gerekli kılmaktaydı. Bu sebeple Lozan Barışı’ndan sonra, barışçı bir politikanın takibi ön görülmüştü. Girişilen inkılâpların başarılması, kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesi yurt ve dünyadaki barış ortamıyla yakından ilgiliydi. Atatürk, bunun bilinciyle tüm devletlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, dostluk antlaşmaları imzalamıştı. Onun barışçılık konusundaki şu sözleri çok önemlidir. “Dünya ulusların mutluluğuna çalışmak, başka bir yoldan kendi esenlik ve mutluluğuna çalışmak demektir. Beşeriyeti bir vücut ve bir ulusu, onun bir uzvu saymalıdır. Bir vücutta parmağın ucundaki acıdan bütün öbür uzuvlarda acı duyar. Dünya’nın şu yerinde bir rahatsızlık varsa, bana ne dememeliyiz. Onunla ilgilenmeliyiz.” Atatürk’ün barışçı politikası yalnızca sözde kalmamış barış yolunda Milletler Cemiyetine katılmak, Balkan, Akdeniz, Sadâbât vb. paktlara bizzat katılıp görev olarak düşüncesini ortaya koymuştur. Harbi kanun dışı sayan “Brıand-Kelloğ” paktına “Lıtvanof” protokolü ile katılarak harbi önlemenin ve antlaşmazlıkları barışçı yollarla çözmenin çarelerini aramıştı. Savaşın söz konusu olduğu anlarda ise bir taraftan önleyici tedbirlere katılırken, diğer taraftan bizim dışımızdaki bir ülaaae karşı savaşı başlatan ülke ile bile dost olmanın yollarını aramaktan geri durmamıştı. Örneğin 30 Ekim 1935’de, İtalya, Habeşistan’a saldırmış ve 9 Mayıs 1936’da bu bahtsız ülaaai ilhak etmiştir. Türkiye, İtalya’ya karşı o zamanki Milletler Cemiyeti’nin üyesi olarak zorlama tedbirlerinin uygulanmasına katılmıştır. Ama aynı şekilde, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 3 Şubat’ta Milano’ya gitmiş ve Mussolini’nin damadı olan, İtalyan Dışişleri Bakanı Cıano ile “Akdeniz Statükosuna saygı” antlaşmasını imzalamıştır.

Millî Bağımsızlığın Korunması

Atatürk’ün milletlerarası ilişkilerdeki gerçekçi yaklaşımı, O’nun dış politika da millî bağımsızlıktan taviz vermeyen ve bu konudaki kararları daha kesin bir dille söylemeye yöneltmiştir. Misak-ı Millî’de ifadesini bulduğu biçimde her alanda tam bağımsızlığın tesisi ve onun korunması temel hedefi olmuştur. Türk Milleti’nin, bağımsızlığa verdiği önemden dolayı Sivas Kongresi’nde “Manda”ya şiddetle karşı çıkan Atatürk, Lozan Barışı’ndan sonra Millî Misak yolunda aynı kararlılıkla hareket etmiştir. Atatürk, tam bağımsızlığı tanımlarken “İstiklâli tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah. Her hususta istiklâli tam ve serbestisi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve memleketin manâyı hakikiyesiyle bütün istiklâlden mahrumiyeti demektir.” diyordu. Bu anlayışla hareket eden Atatürk, Londra Konferansı’nda Bekir Sami Bey’e, Lozan Konferansı sırasında İsmet İnönü’ye verdiği direktiflerle hedefe adım adım ilerlemiş, Fransa ve İtalya’ya daha önce tanınmış olan ayrıcalıkları kabul etmemiştir.

Lozan Barışı sırasında, Boğazlar için geçici bir süre kabulü zorunlu görülen egemenlik kısıtlamalarını da 1936 Montrö Anlaşmasıyla ortadan kaldırdı. Azınlık okullarına tanınan kültür ve eğitim ayrıcalıklarına son verdi. Barışçı ve denge politikasının benimsenmiş olmasına rağmen milletimizin hakları söz konusu olduğu zaman, Etâblı ve Hatay meselesinde olduğu gibi gerekirse silaha bile sarılmaktan çekinmediğini açıkça ifade etti.

Atatürk’ün dış politikasındaki bağımsızlık anlayışı Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde yalnız başına ulusal sınırlar içinde hapseden bir anlayış da değildir. Durumun böyle olmadığı, o dönemde yapılan siyasi antlaşmalardan bellidir.

Hukuk’a Uygunluk

1923’ten bu yana uygulanan dış politikada devletler hukukuna bağlılık ve saygı Türkiye’nin temel prensibi olmuştur. Antlaşmaların tek taraflı fesh edildiği dönemlerde dahi ahd-ı vefa kaidelerine uyarak haklı ve meşru taleplerini antlaşma ve müzakereler yoluyla halletme metodunu takip etmiştir. Mesela; Türkiye, Montrö’de elde ettiği bütün menfaatleri sadece Lozan muahedesini fesh ettiğini ilanla temin edecek kuvvette olduğu ve kimsenin buna mani olacak vaziyette bulunmadığı bir sırada, bu yolu tutmayıp işi anlaşarak ve gönül rızası olarak yapmayı tercih etmiş, bu yüzden bütün sulh ve barışseverlerden takdir almıştır. Aynı şekilde Hatay konusu da hukuk kuralları çerçevesinde ve herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermeyecek şekilde halledilmiştir.

Dengeli Dış Politika

Atatürk bağımsızlığın muhafazası ve hızlı kalkınmanın temini için Londra’dan sonra denge politikasının izlenmesine büyük önem vermişti. Milli Mücadele sırasında batılı işgalcilere karşı S.S.C.B. ile karşılıklı işbirliğine dayanan bir denge kurulmuştu.

Lozan’dan sonra Fransa Suriye’ye, İngiltere de Musul’a koruyucu olarak hakim olmuşlardı. Özellikle İngiltere her fırsatta Musul’da Türk haklarını tamamen yok etmek niyetindeydi. Türkiye İngiltere’nin bu davranışlarını dengeleyebilmek için, Bulgaristan’la 18 Ekim 1925 S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925 Suriye ve Lübnan üzerinde sahip olduğu yetkiye dayanarak Fransa ile 30 Mayıs 1926’da İran’la 22 Nisan’da 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmalarını imzalamıştı. Moskova’nın iç bunalımlarına dönük olduğu bir tarihte, Ankara’nın Batı ile arasının açık olması S.S.C.B. dış politikasının destekleyeceği bir durumdu.

1930’lu yıllarda ise Akdeniz’deki İtalyan tehlikesine karşı Türkiye denge unsuru olarak revizyonist olmayan batıyı daha uygun görüyordu. Çünkü bu tarihlerde Sovyetler Birliği tüm dikkatini Almanya’ya çevirmişti. İtalya’ya karşı Türkiye’yi korumak gibi bir şeyi düşünmüyordu.

Karşılıklı Güven ve İşbirliği

Türkiye dış politikasında karşılıklı saygı ve güven duygusuna büyük önem vermişti. Dışarıda barışın sürekliliği, içeride kalkınmanın ve huzurun temininde güven duygusuna ihtiyaç vardı. 1926’da Atatürk, bu hususta “Biz milletlerarası münasebetlerde karşılıklı emniyet ve riayeti hedef tutan açık ve samimi politikanın en ateşli taraftarlarıyız...” diyordu. Bunun için Musul Meselesi’nin gündemde olduğu 1926 senesinde bile Türkiye karşılıklı güven duygusu içinde S.S.C.B. ile dostça münasebetlerini yürütmüş, Batıya da dost elini uzatmıştır.

Savaşları ve antlaşmaları amaç olmaktan ziyade araç olduğunu kabul eden Atatürk, karşılıklı güven ve işbirliğinin bu tür olaylara yer vermeyeceği kanaatini her zaman dile getirmiştir.

Atatürk 1931’de “Türkiye’nin güvenliğini gaye tutan hiçbir milletin aleyhine olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimiz olacaktır.” demişti.

Batılılaşma
Atatürk’ün dış politikasındaki temel hedef Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılmasıdır. Bunun için batıya yönelmek gereği vardır. Atatürk daha 1923’de bunu açıklamıştı. “Türkler hep garbe doğru gitti. Avrupa Türkiye’si daha doğrusu garba teveccüh etmiş bir Türkiye istiyoruz. Bütün meselemiz Türkiye’de asri binaenaleyh garbi bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de garba teveccüh etmemiş millet hangisidir.”

Türkiye kuruluşundan itibaren “Batı” ile savaşmasına rağmen, batıya yönelmiş, batının yalnız tekniğini değil metodunu da kabul etmiştir. Batı’ya yönelişin önemli sebeplerden biri de güvenlik açısındandır. Avrupa ancak kendisiyle benzerlik halindeki bir Türkiye ile bir arada yaşamaya razı olabilirdi. Bunun yanı sıra demokrasi rejiminin batının temel yönetim biçimi olduğuna göre demokrasiye inanmış bir ülke olarak Türkiye’nin batıya yönelmesi gerekliydi.

Atatürk’ün batılılaşma anlayışında taklitçiliğe yer yoktur. O batıya yönelişimizi açıklarken “Biz batı medeniyetini bir taklitçi yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.” demişti.

1923 - 1930 Döneminde Dış Politika

TÜRKİYE’NİN GENEL DURUMU
Lozan Barışı’ndan sonra yeni Türk Devleti’nin toprakları küçülmüş olmasına rağmen, stratejik değeri azalmamış aksine artmıştı. Üstelik Avrupa’nın bütün güçlü devletleriyle komşu duruma gelmişti. Lozan’dan sonra 1923-1930 dönemi inkılâp prensiplerine uygun olarak dış politika da Lozan’dan intikal eden meselelerin çözümü ve Lozan’da alınan kararların uygulanmasını öngörüyordu.

Bu dönemde Türkiye, batıyla sosyal ve özellikle ticari münasebetler kurmak konusunda kuşkuluydu. Sebebi o güne kadar kafalarda yer etmiş olan hareketlerdi. Tümüyle liberal çizgilerde gelişmiş olan Avrupa sanayii ile işbirliğine girerken çok geniş bir denetimi üstlenmek gerekiyordu. Denetimin başarılması halinde batı ile ekonomik yaklaşmanın nasıl bir politik bağımlılığa yol açacağını bilen Türk hükümeti, daha ilk anda millileştirme ve yabancı firmalar için Türk dilini zorunlu kılan yasalar çıkardı.

Dış dünya ise ekonomik reform alanında pek etkili olunamayacağını sanıyordu. Türkiye’nin Rum ve Ermenilerin yardımını almadan özellikle ekonomik kalkınma politikasının etkili bir şekilde yürütülemeyeceği kanaatındaydılar. Buna rağmen Türkiye dış münasebetlerinde dostça bir tutum içindeydi. Bu çerçeve içinde S.S.C.B. ile sosyal, siyasî ve ekonomik işbirliğine girmiş, batıda ekonomik bunalımı atlatmayı başaran Almanya ile ekonomik
münasebetlerin yanı sıra kültürel ilişkileri de geliştirmişti. Ama her şeye rağmen 1923-30 dönemi Türk dış politikası son derece temkinli ve batı ile münasebetlerinde kuşkuludur.

Türkiye iç politika da sosyal hayatın hemen her alanında köklü inkılâpları gerçekleştirmekle meşguldü. Yeni bir anayasa kabul edilmiş, hilâfet kaldırılmış, eğitim birleştirilmiş, kılık kıyafet, hukuk, harf vb. inkılâplar gerçekleştirilmişti. Mesela; halifeliğin kaldırılması ile laikliği ve dolayısıyla yenileşmeyi önleyen baş engel ortadan kalkmış oluyordu. Laikçi reformların toplumda yarattığı derin tepki, memleket ekonomisinin kötü durumu ve hükümetin dış ticaret üzerine koyduğu tehditler dolayısıyla daha da ağırlaşmıştı. Memnuniyetsizlik Halk Fırkası arasında da bölünmelere sebep olmuş ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulmasına kadar varmıştı. İnkılâpların en hızlı döneminde Doğuda 1925 Şeyh Said isyanı patlak vermiş ve kısa aralıklarla 1938’e kadar devam etmiştir. Ardından Atatürk’e İzmir suikastı düzenlenmiş 1930’da Menemen olayı patlak vermişti.

Türkiye’nin modernleşmesine karşı söz konusu olan direnme, teokratik kaynaklardan besleniyordu. Her ne kadar medreseler kaldırılmışsa da, mensupları ulemaya kıyasla, halkla daha yakın ve daha tesirli olan tekkeler, faaliyetlerine devamla, laikleşmeye karşı mukavemet ediyordu. Hükümet bütün bu olaylara İstiklâl Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun yasası ile cevap vermek zorunda kalmıştı.

Batı Devletleri İle Olan İlişkiler
1930’a kadar batı devletleri ile olan ilişkilerde Lozan’dan intikal eden Musul, borçlar okullar ve Yunanlılarla aramızdaki “etablı” anlaşmazlığının çözümü ile uğraşıldı. Ve Musul dışındaki konular genel olarak Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandı.

İngiltere ve Musul Meselesi
Lozan konferansı devam ederken, konferansın ilk toplantısında, Fethi Bey (Okyar) görüşlerini açıklarken Musul Vilayetinin üçte ikisinin Türk ve Kürt olduğunu bu sebeple bölgenin Türk sınırları içinde kalması gerektiğini belirtmişti.36 Ancak konferans esnasında İngiltere, Türkiye’ye, Irak hududu hakkında teklif ettiği madde “Hududun Cemiyet-i Akvam Meclisi’nin vereceği kararla tevfikan çizileceği” şerhini koymuş ve bu şerh talebimiz üzerine hududun 9 ay zarfında Türkiye ve İngiltere arasında çizilmesini, anlaşma sağlanamazsa konunun Cemiyet-i Akvama götürülmesi şeklinde bırakılmıştı. Meselenin çözümü için 19 Mayıs-5 Haziran 1924’te yapılan İstanbul Konferansı’nda, İngiltere, Musul’un yanı sıra Hakkari vilayetini de Irak’a katılmasını talep etmişti. Görüşmeden netice alınamayınca Musul’da iki taraf arasında çatışmalar söz konusu oldu. Konu Milletler Cemiyetine intikal etti. Cemiyet 29 Ekim 1924’te geçici sınır (Brüksel Hattı) tespit ederek bir süre için meseleyi halletmiş oldu. Ancak İngiltere her ne pahasına olursa olsun, Musul bölgesindeki petrol kaynaklarını ve Irak’ın stratejik önemi göz önünde tutarak işgal altında tuttuğu Musul topraklarından vazgeçemiyordu. Mevcut durumu Türkiye’ye aynen kabul ettirmek için İtalya ve Fransa’yı bile yanına almayı başarmıştı. Bu aşamadan sonra Musul konusu Milletler Cemiyeti’ne getirilmişti. Milletler Cemiyeti esas itibariyle siyasi bir organdı. İngiltere ise cemiyetin en güçlü üyelerinden biri ve Meclisin daimi üyesi bulunuyordu. Buna mukabil Türkiye teşkilata üye değildi. Konu Konseye getirildiği zaman Konsey bir komisyon oluşturarak aydınlatıcı rapor istedi. Ve Komisyonun verdiği rapora uyarak Musul’un Irak’a bırakılmasını uygun gördü. Adalet divanına yalnızca usulle ilgili konular sorulmuştu. Kararın uygulanması Türkiye’nin de kabulü ile mümkün olacaktı. Ancak Türkiye Konseyin taraflı kararına bir süre direndiyse de bu uzun sürmedi Bir defa Türkiye Cemiyetin üyesi değildi. İngiltere ise Cemiyette önemli bir yer işgal ediyordu. Konseyde Musul konusu hep Avrupalı Hıristiyan devlet temsilcileri tarafından incelendiği için Türkiye yalnızlığa itilmişti. Bunun sonucunda Paris’te S.S.C.B. ile 17 Aralık 1925’te bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzalamıştı. Tek Müslüman devlet olarak Türkiye’nin Avrupa’da hak aramaya kalkması da bir başka dezavantajdı. Günün şartları içinde oldu bittiyi değiştirmek için İngiltere’ye savaş açmak gibi maceralı bir yola girmek de düşünülemezdi. Uygun yol yeniden İngiltere ile masaya oturmaktı. Hükümet Milletler Cemiyeti’nin vermiş olduğu kararı esas tutarak 1926’da görüşmelere başlamış ve bazı haklar elde etme karşılığında mevcut durumu kabul etmişti. 5 Haziran 1926 tarihli antlaşmaya göre Irak hududunda Milletler Cemiyeti’nin belirlediği hatta Türkiye lehine bazı küçük değişiklikler yapacaktı. 14. Madde ile de Irak’ın belirli petrol gelirlerinden %10 pay verecekti. Petrol geliri Türkiye’nin Musul’dan vazgeçmesi karşılığında verilmişti. Daha sonra Türkiye ek notalara uygun olarak, 500.000 İngiliz lirası karşılığında petrol üzerindeki hakkından feragat etti. Böylece Musul konusundaki uyuşmazlık halledilmiş oluyordu. Ancak Türk-İngiliz ilişkilerinin geliştirilmesi pek kolay olmamıştı. Musul Meselesi’nin çözümünden sonra İngiltere’nin Türkiye’ye karşı dostluğu giderek artmaya başladı. Çünkü Türkiye’ye karşı komşu topraklarda İngiliz çıkarları bunu gerektiriyordu. İngiltere dostluğun korunması için bir filosunu 1929’da İstanbul’u ziyarete göndermiş ve filo kumandanı ile İngiliz elçisi Ankara’da Atatürk’ü ziyaret etmişti. Bu ziyaret iki ülke arasında yeni bir dönemin başlangıcını oluşturacaktır.

Fransa İle Olan İlişkiler
1921 Ankara Antlaşması ile Fransa, Hatay (Sancak)’daki Türklerin milli ve kültürel varlıklarını kabul etmesi ile dostluk kurulmuştu. Fakat yakınlaşma uzun sürmedi. Lozan konferansı sırasında Türkiye’nin her türlü imtiyazı kaldırmaya çalışması, kapitülasyonlardan en fazla yarar sağlayan Fransa ile çetin tartışmalar olmuş, neticede Fransa Türkiye’nin, Lozan’da antlaşma hükümleri ile bağdaşmayan imtiyazların kaldırılması talebini kabullenmek zorunda kalmıştı.

Lozan’dan sonra Türk-Fransız ilişkileri de en çok gündeme gelecek konu Hatay ve borçlar meselesidir. Hatay ve dolayısıyla Suriye hududunun, Ankara antlaşmasıyla genel hatları belirlenmiş ve Lozan barışının 3. Maddesinde ayrıntılar ortaya konmuştu. Ayrıca, Fransa Hatay için Ankara antlaşmasında kabul ettiği özel durumu muhafaza etmişti. Ama 1925’te bir takım güçlüklerle karşılaşan Fransa Suriye’ye M. de Jovvenel’i Yüksek Komiser olarak tayin etti. Diğer taraftan Ocak 1926’da İskenderun Sancağının Suriye Meclisindeki temsilcileri, Suriye’den ayrılıp doğrudan Fransa’ya bağlanmayı talep etmişler ve bu talepleri Fransa tarafından kabul edilmişti. Bu meclis Mart 1926’da bir anayasa hazırlayarak bağımsızlığını ilan etti. Sancağın bağımsızlık kararına Suriye itiraz edince yeniden yapılan görüşmelerden sonra, meclis kararından dönerek, İskenderun Suriye devleti içinde muhtar kalmayı kabul etti.

Diğer taraftan aralarındaki sınır uyuşmazlığını halleden iki devlet 18 Mart 1926’da dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasını parafe etmişlerdi. Ancak bu sırada Musul meselesi devam ediyordu. Ve Fransa Musul konusunda İngiltere’nin tarafını tutuyordu. Bunun için dostluk ve iyi komşuluk antlaşmasının imzalanması meselenin çözümünden sonra 30 Mayıs 1926’da gerçekleşti. T.B.M.M. 7 Haziran 1926’da Türk-İngiliz-Irak antlaşmasını aynı günde tasdik etti. Sözleşmenin 7. Maddesine göre İskenderun bölgesi için kurulan özel rejim daima göz önünde bulundurulacaktı.

Bu dönemde Türk-Fransız münasebetlerindeki bir diğer konu borçlar meselesidir. Osmanlı Devleti en fazla Fransızlara borçlu olması dolayısıyla, Fransa Türkiye’ye karşı katı bir tutum içindeydi. Bu sebeple Lozan Konferansı’nda borçlar konusunda Fransa ağırlık-taydı. Ancak konu konferansta tamamen halledilmemişti. Borçlar bir kere daha 1925’de ele alındı. Bu tarihte Türkiye 1912 öncesi Osmanlı borçlarının y 62,54’nü, 1912 sonrası borçların y 73,59’nu ödemeyi kabul ediyordu. Milletler Cemiyeti aracılığıyla 13 Haziran 1928’de Paris’te yapılan bir başka antlaşmada ise Türkiye 82.456.337 TL. Ana para olmak üzere toplam 107.528.461 altın lira tutarında Osmanlı borcunu devralmıştı. Ödemeler 1929’da başlayacaktı. Ancak 1929 ekonomik buhranının başlaması borçların ödenmesini güçleştirdi. Bu durumda Türkiye “Hoover Maratoryumundan” (borçların tecile uğramasından) faydalanmak istedi. Paris’te yapılan görüşmeler sonunda 22 Nisan 1932’de borçların ödenmesi daha müsait bir şekilde çözüme bağlandı. Böylece Hatay dışında iki devlet arasındaki antlaşmazlıklar giderilmiş, dostça münasebetlerin kurulmasına iyi bir zemin hazırlanmıştı.

İtalya İle Münasebetler

Birinci Dünya Savaşı sonunda, daha önce yapılan gizli antlaşmalardan umduğunu bulamayan İtalya, Türkiye ile iyi münasebetler kuran ilk ülaaadi. Ancak Mussolini’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra İtalya Türkiye’nin Musul konusundaki bağlantısını fırsat bilerek Anadolu’daki emellerini yenilemişti. Musul meselesinin çözüme bağlanması ve aynı yıl Fransa ile dostluk ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanması, İtalya ile ilişkilerimizin düzelmesini sağladı. Daha önceki açıklamasının Anadolu’yu kapsamadığını Ankara’ya ileten İtalya dostça bir politika izlemeye başladı. Bu dönemde İtalya’yı ilişkileri yeniden gözden geçirmeye sevk eden sebep bu devletin Arnavutluğa karşı izlemekte olduğu politika yüzünden, Yugoslavya ile ilişkilerinin gerginleşmesiydi. Yugoslavya İtalya’dan çekindiği için Fransa’ya yanaşmıştı. Bu durum karşısında İtalya, Anadolu’daki hayali sömürgecilik düşüncesinden vazgeçip, Akdeniz’de oluşan “Küçük Antanta” karşı Türkiye ve Yunanistan’la da birlikte, Bulgaristan’ı da yanlarına alarak güvenlik sistemi oluşturmak istiyordu. İtalya’nın bu politikası 30 Mayıs 1928’de Türkiye ile bir tarafsızlık, uzlaşma ve adlî tesviye (yargısal çözüm) antlaşması imzalanmıştı.

İtalya 1923-30 döneminde bazı ufak tefek anlaşmazlıklara rağmen, Türkiye’ye en yakın olan batılı ülkelerden biridir. Bu sebeple İtalya ile özellikle ticari alanda işbirliği geliştirildi. İtalya’nın büyük bankalarının bir çoğu İstanbul’da şube açtı, Türkiye de güvenliği için gerekli olan savaş gemilerini 1931’de almak üzere İtalya’ya sipariş verdi. Ticari alandaki işbirliği zaman zaman siyasi alanda da görülmüş, Yunanistan’ı Ankara’yla antlaşmaya zorlamıştı.

Türk-Yunan Münasebetleri ve Etablı Meselesi
Türkiye Lozan Barışı’ndan itibaren Yunanistan’la iyi ilişkilerin kurulmasından yana bir politika takip ediyordu. Millî Mücadele’nin sonunda Yunanistan “savaş yasalarına dayalı olarak Yunan ordu ve sivil idaresinin, Anadolu’da sebep olduğu hasarı ödeme yükümlüğünü” kabul etmiş, Türkiye ise savaşın uzaması ve sonuçlarından, Yunanistan’ın içine düştüğü malî güçlüğü göz önüne alarak tazminat istemekten vazgeçiyordu. Türkiye’nin bu jesti her şeye rağmen Yunanlılara karşı kindar bir tutum içinde olmadığını göstermeydi.

16 Aralık 1923 günü Yunanistan’da yapılan seçimleri kazanmasından sonra Venizelos, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istediğine dair bir telgrafı Türk Başvekaletine gönderir. Buna kutlama mahiyetinde cevap veren Başvekil İsmet Bey (İnönü) “...Muahedenin ve muahedatın samimi tatbiki ile iki memleket arasında hüsnü münasebet tesis fikrine cidden taraftar olduğunu nezdi devletlerinde meçhul değildir. Sulh-u Umuminin tesis ve teyidine müteveccih mesaide cümlemize muvaffakiyet temenni ve tebrikat-i halisanemi takdim eylerim” demişti. Ama iki ülke arasında özellikle nüfus mübadelesi dolayısıyla 7-8 yıl daha gerginlik devam edecekti.

Etablı meselesinden 30 Ocak 1923’de imzalanan sözleşme ve protokole göre, Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’daki Müslüman Türklerin değişimi ön görülmüş, ancak bundan Batı Trakya Türkleri ile İstanbul belediye sınırları içindeki Rumlar istisna edilmişti. Fakat Yunanistan, İstanbul’da daha çok Rum bulundurabilmek için 30 Ekim 1918’den önce her ne surette olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumların yerleşmiş sayılmasını savunduğundan konu Milletler Cemiyetine havale edildi. Cemiyetin 1925’teki girişimleri anlaşmazlığı çözümleyemeyince iki taraf arasındaki hava gerginleşti. Batı Trakya’daki vatandaşlarımızın mallarına el konulmasına karşılık verildi. Hatta İstanbul’da Fener Patrikhanesine bağlı Kostantin Arapoğlu adındaki bir din adamı da Cumhuriyet yönetimi tarafından her türlü baskılara karşı sınır dışı edildi. Anlaşmazlık iki devletin siyasi münasebetlerine de yayılınca 1 Aralık’ta anlaşma yoluna gidildi. Fakat gerginlik giderilmedi. 3 Temmuz 1928’de Başbakanlığa gelen Venizelos, anlaşmazlığın her iki tarafa vereceği zararı da göz önüne alarak 19 Mayıs 1928’de İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektupta barış teklifinde bulundu. Venizelos mektubunda
“Elen halkının bana... hükümet yönetimini verdiği bir anda olanaklı en geniş biçimde bir dostluk, saldırmazlık ve hakemlik paktıyla belgelenecek dostluk içinde ülkemizin sorunlarını çözüme kavuşturmaya katkıda bulunmak özlemini size bildirmek istiyorum. Türkiye’nin bizim topraklarımızda hiçbir emeli olmadığının tam bilinci içindeyim...”

30 Ağustos 1928 tarihli İsmet Paşa’nın cevabında “...yazdıklarınız bütünüyle benim görüşlerime uymakta olup Elen-Türk ilişkileri tarihinde açık ve dürüst bir dostluğa yöneltici yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.” demişti. Yakınlaşma 30 Ekim 1930’da anlaşma ile sonuçlandı. Buna göre yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri’nin hepsi “Etablı” deyimi kapsamına alındı. Bundan sonra 1930 ve 1931 tarihlerinde Başbakanlık ve Bakanlar düzeyindeki karşılıklı ziyafetler dostluğu pekiştirdi. 1 Kasım 1931 tarihli nutkunda Atatürk dostluğu şöyle dile getiriyordu. “...Komşumuz ve dostumuz Yunanistan Başvekilinin ve Hariciye nazırının Ankara’ya resmen ziyaretlerinin hususi bir memnuniyetle zikrederim. Türkiye ile Yunanistan’ın, yüksek menfaatleri birbirine zıt olmaktan tamamen çıkmıştır. Bu iki memleketin samimi dostluktan kendileri için emniyet ve kuvvet görmelerinde isabet vardır”.

Türkiye ve S.S.C.B.
Millî Mücadele sırasında, Avrupa’nın güçlü emperyalist devletleriyle savaşın Türkiye, kendisi gibi emperyalizme karşı savaşan S.S.C.B. ile işbirliği yaparak 13 Ekim 1921’de Kars’ta bir dostluk antlaşması imzaladı. Ayrıca 2 Ocak 1922’de Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti ile birlikte Ankara’da dostluk antlaşması imzalanmıştı. Bu sırada Sovyet liderlerinin Türk Milli Mücadelesine rejim açısından baktıkları ve günün şartlarından yararlanarak Anadolu’ya nüfuz etmek istedikleri bir gerçekti. Bu sebeple Atatürk S.S.C.B.nin rejimi hakkında açıklamalar yapmak ihtiyacını hissetmişti. Şubat 1921’de “Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali ve memleketimizin içtimai şeraitî dinî ve millî esasilerin kuvveti Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatı teyid eder bir mahiyettedir...” demişti. Ancak Lozan görüşmeleri sırasında rejim farklılığına rağmen özellikle Boğazlar konusu gündeme gelince, S.S.C.B. her iki devletin çıkarlarına uygun olarak Türkiye’yi desteklemişti. Lozan’dan sonra iki devlet de yalnızlıktan kurtulmanın uğraşı içindeydi. Henüz Batı S.S.C.B’nin rejimini tanımamıştı. Bu sebeple S.S.C.B. hem yalnızlıktan kurtulmak hem de rejimini batıya tanıtabilmek için, Almanya ile 16 Nisan 1922’de Rapollo Antlaşmasını imzalamıştı. Ancak Almanya Aralık 1925’te aralarında Fransa, İngiltere ve İtalya’nın da bulunduğu devletlerle Locarno Antlaşmasını imzalayınca S.S.C.B. Almanya’dan uzaklaşmıştır. Çünkü S.S.C.B. bu gruplaşmayı kendilerine yönelik bir hareket olarak görmüştü.

Diğer taraftan Türkiye, Batılı devletlere ve Milletler Cemiyetine Musul konusundaki tutumlarından dolayı küskündü. Böyle bir ortamda Türkiye ile S.S.C.B. 17 Aralık 1925’te Dostluk, Tarafsızlık ve Saldırmazlık paktını imzalamışlardı. Antlaşmadan sonra Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras’ın Odesa’yı ziyareti, iki devlet arasındaki samimiyeti daha da geliştirdi. O kadar ki S.S.C.B, 1928’de toplanmakta olan silahsızlanma konferansına Türkiye’nin de katılması teklifinde bulundu. Bu, Türkiye’nin Lozan’dan sonra ilk defa milletlerarası bir konferansa çağrılması dolayısıyla anlamlıydı. Görüşmelerde Türk delegesi, top yekun silahsızlanmayı savunan S.S.C.B. aaaini desteklemişti. 1929’da S.S.C.B. sarsılmaz dostluk hislerini Türkiye’ye bizzat ifade etmek için Dışişleri Komiser Yardımcısı Leon Karahan’ın Ankara’ya ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929’da imzalanan yeni bir protokolle, 1925 antlaşması üç yıl daha uzatıldı.

1923-30 döneminde Türk-Sovyet dostluğu çok iyi olmakla beraber, Musul meselesinin halledilmesi, Fransa ve İtalya ile dostluk antlaşmalarının imzalanmış olması, 1930 sonrasında S.S.C.B.yi Türkiye’nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkaracaktır.

İslâm Devletleri İle İlişkiler
Lozan konferansından sonra İslâm alemi, Türk politikasını hem şaşkınlık hem de şüphe ile karşılamıştı. Bunda Saltanat ve Hilâfetin kaldırılmasının önemli rolü vardı. Ancak Hilâfet, İslâm alemi için birleştirici bir unsur olmaktan çıkmıştı. Hiçbir güçlü devletin, Hilâfetin üstün kuvvetini tanımayacağı az çok belli olmuştu. Bunu sezmiş olan İsmet Paşa “Eğer Müslüman ülkeler Türklere karşı dostça davranışlarda bulunmuşlarsa, bunun sebebi hilâfetin bizim elimizde bulunması değil, bizim kuvvetli olmamızdır.” demişti. Zaten Osmanlılardan itibaren hilâfetin gerçek sahibi Kureyşliler olduğunu iddia etmiş olan Araplar bile, Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in 1924’te gösterdiği bütün çabalara rağmen, bu müesseseyi kendi aralarında yeniden tesis edememiş olmaları bunu göstermektedir. Diğer taraftan İslâm aleminde, Suriye-Halep ve Hatay, Irak Musul meselesinden dolayı Türkiye ile olan ilişkilerinde endişeliydiler. Bunun yanı sıra T. Rüştü Aras’ın Mekke’ye şapka ile gitmesi hoş karşılanmamıştı. 1928’de Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden kesin olarak ayrılması ve Latin alfabesinin kabulü, İslâm aleminde “Türkler dinlerini inkâr ediyor, camilerini kapatıyorlar” gibi son derece abartılarak yorumlanmıştı. Böyle bir ortamda Türkiye 1931’de Kudüs’te toplanan İslâm konferansına katılmamış, hatta daha ileri giderek, kongre de dinin politika da araç olarak kullanıldığı gerekçesiyle sert bir dille kınamıştı.

Hilâfet faktöründen dolayı küskün olan İran’la 22 Nisan 1926’da Tahran’da sınır meselesine son vermek için Dostluk ve Güvenlik antlaşması imzalanmıştı. Ancak sınır boylarındaki aşiretler, Türk-İran yakınlaşmasını bozmaya devam edince 15 Haziran 1928’de, 1926 antlaşmasına ek bir protokol ilave edildi. Böylece 1923-30 döneminde iki devlet arasındaki ilişkilerde olumlu gelişmeler gösterdi.

1930 - 1938 Dönemi Dış Politika

1930-1938 DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Türkiye 1930 yılının sonunda içeride İnkılâpların yerleşmesini sağlamış, inkılâplara karşı çıkan güçleri önemli ölçüde ortadan kaldırmıştı. Milletin refah düzeyini daha iyi bir seviyeye getirebilmek için özellikle ekonomik alanda yeni önlemler almış ve azda olsa, dışa açılmayı planlayarak, haricin sermayesi, teknolojisi ve beyin gücün-den faydalanmayı hesaplamıştı.

1930-32 yıllarında Türkiye’yi dışarıdan tehdit edecek yakın bir tehlike de yoktu. Bu itibarla Atatürk, 20 Nisan 1931 günü milletvekilleri seçimleri öncesi C.H.P. Başkanı olarak “yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz” demişti. Ancak 1933 yılından itibaren dünyada bulutlar yeniden kararmaya başladı. Batı 1929-34 ekonomik bunalımı içindeydi. 1933’te Almanya Başbakanlığına getirilen Hitler, Versailes Barış Antlaşmasına uymak niyetinde değildi. Yeniden silahlanmaya başlamış ve pazarını geliştirmek için Ortadoğu’yu kendisine hedef seçmişti. S.S.C.B. Almanya’nın Doğu Avrupa’daki genişleme tehditleri karşısında tedirgindi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren devlet ise İtalya idi. İtalya kendi kamuoyunun dikkatini iç politikadan uzaklaştırmak için, dış politika da toprak ele geçirmek amacıyla hareket etmektedir. “Akdeniz’i bir İtalyan gölü haline getirmek, eski Roma İmparatorluğunu canlandırmak” emelini güden bir politika peşindedir. Bunu ilk örneğini 1933 “Körfü” macerasıyla ortaya koymuş, 1927’de Arnavutluğu himayesine alıp, 1935’te Habeşistan’a saldırmasıyla devam etmişti. Balkanlarda ise Bulgaristan revizyonist hareketlerde bulunuyordu. Bundan dolayı Atatürk, 1930-38 dönemi dış politikasını belirlerken, barışçı politikaya daha yakın ve mevcut durumun muhafazasına çalışan batılı devletlere yaklaşmayı uygun bulmuştu. Atatürk 1932’de “... Beynelmillel siyasi güvenliğin gelişmesi için ilk ve en mühim şart milletlerin hiç olmazsa barışı koruma fikrinde samimi olarak birleşmesidir.” derken bu hedefini ortaya koymaktaydı.
 
ziberkan Çevrimdışı

ziberkan

Super Moderator
Ynt: 1923-1938 Atatürk Dönemi Dış Siyaset

Türkiye’nin Milletler Cemiyetine Girişi
Türkiye 1930’a kadar özellikle Musul meselesindeki kararlarından dolayı Milletler Cemiyeti’ne güvenilir bir teşkilat olarak bakmıyordu. İkinci önemli mesele cemiyetin 16. Maddesiydi. 15 Temmuz 1931 günü T.B.M.M.’de yapılan bir açıklamada konseyce alına-bilecek zorlama önlemlerine Türkiye’nin konseye üye bulunmadan katılmak zorunda kalmasından çekinmesiydi. Özellikle cemiyete şimdilik girmek istemeyen S.S.C.B’ye karşı önlemlerin uygulanması Türkiye için sakıncalı bir durum yaratabilirdi. Çünkü Türk ve Sovyet hükümetleri, Milletler Cemiyeti konusunda danışma içinde bulunuyorlardı.

Ancak 1930’a kadar batı ile problemler önemli ölçüde çözülmüş ve dostluk antlaşmaları imzalanmıştı. Batılı devletler, Türkiye’nin milletlerarası politikadaki yerini daha iyi değerlen-diriyorlardı. Diğer taraftan Avrupa’da yeni bir gruplaşma hareketi başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan devletlerle, galip çıkmasına rağmen mevcut durumdan memnun olmayan İtalya Versailles’te kurulan statükoyu değiştirmek isteyen bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu grubun karşısında savaştan galip çıkan ve mevcut durumun devamını isteyen, aralarında İngiltere ve Fransa’nın da bulunduğu devletler bulunuyordu. S.S.C.B. ise bu gruplaşmanın dışında kalmak istemişti.

Türkiye barışçı ve karşılıklı saygı prensibine dayalı bir politikayı kendisine hedef seçmiş olduğu için, revizyonistlerin saldırgan dış politikalarına karşı revizyonist olmayanlara yaklaşmayı daha uygun görüyordu. Bu yolla yalnız S.S.C.B’ye dayalı dış politika da dengelemiş olacaktı.

Böyle bir ortamda Fransız Dışişleri Bakanı Brıand’ın teşvikiyle Avrupa’da birliğin korunması için girişimde bulunmuş ve toplantıya Türkiye’nin de davet edilmesi uygun görülmüştü. (17 Mayıs 1930) Bu sırada Türkiye zaten Kellogg-Brıand misakını imzalamış ve silahsızlanma konferansı çalışmalarına katılmıştı. Yalnız Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin üyesi olmak şartıyla teşkilata girmeyi prensip olarak kabul ediyordu. 1931’de Türkiye’nin bu şartı ileri sürmesi henüz cemiyete girmek için çok fazla ısrarlı olmadığını göstermektedir. Atatürk’ün bizzat direktifi üzerine ancak davet edildiğimiz taktirde teklif ele alınacaktı. Türkiye’nin saygınlığı için bu çok önemliydi. Nitekim Milletler Cemiyeti 6 Temmuz 1932’de ‚in-Japon uyuşmaz-lığını görüşmek üzere toplandığı bir sırada, İspanya temsilcisinin teklifi, Yunan temsilcisinin desteği ile Türkiye’nin Milletler Cemiyetine davet edilmesini öngören karar tasarısı kabul edilmişti. Teklif T.B.M.M.’de tartışılıp görüşüldükten sonra 18 Temmuz 1932’de, her türlü haksız kararlarına rağmen, barışçı yolda olduğundan, Milletler Cemiyeti’ne üye olunması kabul edilmişti. Ancak üye olmadan önce Cemiyetin kararlaştıracağı zorlama önlemlerine, askerî ve coğrafi durumuyla bağdaşacak bir ölçüde katılabileceği yolunda bir çekince ileri sürmüş bulunmaktadır.

Türkiye Milletler Cemiyeti’ne girdikten sonra barış ve ortak güvenlik için bütün gücüyle çalışmış, saldırgan devletlere karşı alınan önlemlere tereddüt etmekten kaçınmıştır.
BALKAN PAKTI
Türkiye tüm Balkan devletleri arasında sınırların karşılıklı olarak güvence altına alınması amacıyla 1925 Locarno antlaşmalarına benzer toplu bir güvenlik sisteminin kurulması yolunda girişimde bulunmuş ancak sonuç alamamıştı. Fakat Türk-Yunan problemi Venizelos ve Atatürk’ün büyük gayretiyle çözüme kavuşturulduktan ve Balkan Devletleri de kendi aralarındaki problemleri 1925-29 devresinde önemli ölçüde açığa kavuşturduktan sonra Balkan Paktı konusu gündeme geldi.

Diğer taraftan Mussolini’nin Akdeniz’deki emperyalist amaçları, Balkanlarda Türk-Yunan yakınlaşmasını pekiştirmişti. Bu antlaşmada Dünya Barışı Derneğinin 6-10 Ekim 1929’da Atina’da yaptığı toplantıda, kongre başkanı eski Yunan Başbakanlarından Papanastasru, devamlı bir ‘Balkan Paktı’ kurulması fikrini ortaya atmış ve öneri bütün Balkan delegeleri tarafından kabul edilmişti. İlk Balkan Konferansı, bütün Balkan Devletleri’nin katılmasıyla 15 Ekim 1930’da Atina’da yapılmıştı. Toplantıda alınan kararların 2. Maddesine göre “Bir Balkan Paktı” hazırlamak; bu pakt içinde savaşın yasaklanması, uyuşmazlıkların barış yoluşla çözülmesi ve bir tecavüz halinde karşılıklı yardımda bulunması hakkında hükümler bulunacaktı.

İkinci Balkan Konferansı Ekim 1931’de İstanbul’da olmuştu. İsmet Paşa’nın Balkan Birliğini özendirici konuşmasına rağmen antirevisyonistlere karşı revizyonist tutumun ortaya çıkması, Balkan Paktı’nın hazırlanmasına engel olmuştu. Bulgarlar Balkan Paktı, tasarısının ertelenmesi, aralarındaki antlaşmazlıkların ikili görüşmelerle çözülmesini istediler. 23-26 Ekim 1932’de Bükreş’te yapılan üçüncü konferansta da, Bulgaristan, azınlık meselesinin kendi isteklerine uygun bir şekilde halledilmemesine küserek konferansı terk edince sonuç alınamamıştı.

1933’de Almanya’da Nazi Partisi’nin iktidara geçmesi Balkan Devletleri’ni yeniden harekete geçirdi. Ancak Bulgaristan bütün ısrarlara rağmen, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan Nevilly Antlaşmasını kendi lehine değiştirmek istediği için ittifak sisteminin dışında kalmayı tercih etti. Bunun üzerine Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933’te “Samimi Antlaşma Paktı”nı imzaladılar. Antlaşma 10 yıl için yapılmış ve 12 Mart 1934’te yürürlüğe girmişti. Diğer taraftan 26 Eylül 1933’te Atatürk ve Venizelos, beş Balkan devleti arasında hududun emniyeti için antlaşma yapılmasının faydalarından bahsetmiş ve şayet Bulgaristan derhal ikna edilmediği taktirde dört devlet arasında antlaşma ile işe başlanabileceğini izah etmişti. Atatürk bu hususta Rusya’nın da onayının alınmasını istedi tabi, ancak...Türkiye ve Yunanistan’ın coğrafi vazifeleri itibariyle hassasiyetini derpiş etmemiz gerektiğini belirtti. Venizelos ise “Biz yalnız Balkan hudutlarımızın emniyetini istihdaf edeceğiz. Binaenaleyh dostumuz İtalya’nın buna bir diyeceği olmaz ve icap ederse durumu bizzat izah ederim” demişti.

Bu arada Türkiye 17 Ekim 1933’te Romanya, 27 Kasım 1933’te Belgrad’da Yugoslavya ile dostluk, saldırmazlık, hakem ve uzlaştırma antlaşmalarını imzalamıştı. Birbirine zincirleme bağlı olan bu antlaşmalar, Bulgaristan dışındaki devletler tarafından 9 şubat 1934’de Balkan Antantının imzalanmasıyla neticelendi.

Türkiye Balkan Paktını, Balkan Devletleri dışında gelebilecek tehlikelere karşı bir engel olarak görüyordu. Bu sebeple Atatürk, Paktın saldırmazlık niteliğinde kalmayarak aynı zamanda bir savunma paktına dönüşebilmesi için ortak bir askeri komitenin kurulmasını arzuluyordu. Akdeniz’deki İtalyan tehdidi bunu gerekli kılmıştı. Ancak Pakt Türkiye’nin istediği şekilde güçlü değildi. Daha işin başında Yunanistan Başbakanı, Balkanlar için Bulgaristan’dan daha büyük tehlike olarak İtalya’yı görmekle beraber onlarla dost olmanın yollarını aramaya başlamıştı. Nitekim Balkan Paktı’na “Yunanistan Pakt ile üstlendiği yükümlülüklerin yerine getirebilmesi dolayısıyla hiçbir durumda büyük devletlerden birine karşı savaş etmez” ibaresini koydurmuştu. Fakat kaderin cilvesi bu ibare İtalya’nın 1940’ta Yunanistan’a saldırmasını önlememiştir. Eğer Pakt Balkanlar içinden gelebilecek saldırılardan olduğu gibi dışarıdan gelebilecek saldırıya karşı da geçerli olsaydı belki İtalyan saldırısı ve dolayısıyla Alman istilası söz konusu olmayacaktı.

Balkan Paktı’nın imzalanmasından sonra 13 Mayıs 1934’te İtalya devleti adına Mösyö Lojacono ile, Kâtibi Umumi Numan Menemencioğlu arasında yapılan görüşmeler oldukça tartışmalı geçmişti. İtalyan temsilcisi “ortada hiçbir makul sebep, endişeye mucip hiçbir vaziyet mevcut olmadığı halde Türkiye Hükümeti, İtalya aleyhine konbinozonlar yapmakta, ittifaklar aramaktadır...” dedikten sonra dostluğun bozulmaması için garanti vermeye hazır olduklarını belirtmişti. Bunun üzerine Menemencioğlu, “Bizim İtalya aleyhine müveccih hiçbir kombinozonumuz yoktur ve İtalya aleyhine hiçbir ittifak aramış değiliz.” demek zorunda kalmıştı.

Nitekim başlangıçta sağlam temellere oturtulmayan Pakt 1936’dan itibaren süratle gelişen büyük devletlerin siyasî ve iktisadî gelişmeleri karşısında çözülmekten kurtulamamıştı. 1936’da Almanya’nın güçlenmesi, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’ı endişeye düşürmüştür. Yugoslavya Berlin, Roma mihveri karşısında İtalya ve Bulgaristan’la anlaşma yoluna gitmişti. Bu olaydan sonra dağılma tehlikesi gösteren Balkan Paktı’nı kurtarmak için en çok gayret sarf eden Türkiye oldu. Fakat 1939’daki gelişmeler ve İkinci Dünya Savaşı Paktın dağılmasına sebep oldu.

AKDENİZ’DE İTALYAN TEHLİKESİ ve TÜRKİYE’NİN BATI’YA YÖNELİŞİ
Lozan’dan sonra İtalya ile ilişkilerimiz, diğer batılı devletlere nazaran daha olumlu bir seyir takip etmekteydi. Ancak Musul meselesinin gündemde olduğu bir sırada Musollini, Faşist Fırka’da açıkladığı görüşleriyle iki devlet arasındaki yakınlığa gölge düşürmüştü. Mussolini, Faşist İtalya İmparatorluğu’ndan bahsederken “...Bu rüyâ ulvi bir rüyâ‘dır....Biz geçmişten hiçbir şeyi inkâr etmiyoruz. Arnavutluk’u istemeyen, Tunus’u istemeyen, Mısır’a gitmek istemeyen harpten sonra içinde bulunduğumuz yerleri terk etmekten başka zevki olmayan hükümetler, liberal hükümetler olmakla beraber İtalyan tarihinde liberalizmin bir manası olduğunu bilmiyoruz... hedef budur. İmparatorluk...” demişti. Diğer taraftan İtalya’nın Musul meselesi sırasında İngiltere tarafını tutup, Antalya’yı talep etmeye kalkması bu açıklamanın bir ürünüdür. Ancak iki devlet arasında 1928’de dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalanmış, 1932 protokolü ile süresi uzatılmıştı. Fakat Mussolini bu kez 19 Mart 1934 Faşist kongresinde bir kere daha “İtalya’nın tarihsel emelleri, ona kolay ulaşım yollarıyla bağlı, Asya ve Afrika’dadır.” yolundaki açıklamasını yapması, Türkiye’de tepki ile karşılanmış ve yeniden gergin duruma dönülmüştü. Gerçi, Mussolini, bu açıklamasına Türkiye’nin dahil olmadığını, Türkiye’yi bir Avrupa devleti olarak gördüklerini açıklamıştı. Buna rağmen Türkiye’nin kuşkuları giderilememişti.

Türkiye’nin İtalyan tehlikesi karşısında pozisyonu şu olmuştur.

1- Boğazları askerleştirmeli

2- Milletler Cemiyeti toplu güvenliği sağlamak için daha çalışmalı.

3- S.S.C.B. ve Balkanlarda dayanışma sürdürülürken diğer Statükocu devletlerle ve özellikle Akdeniz’in en güçlü devleti İngiltere ile temaslara girilip Türkiye’nin güvenliğini sağlamaktı.

İtalya’nın 3 Ekim 1935’te Habeşistan’a saldırması, 1936’da Türk sahillerine yakın 12 adayı ve özellikle Laros adasını tahkim etmesi, iki devlet arasındaki ilişkilerin gergin olduğunu göstermektedir. Ayrıca İtalya’nın Habeşistan’a saldırması, üyesi bulunduğu Milletler Cemiyeti’nin 12. Maddesini ihlâl etmişti. Bu durumda İtalya’ya karşı tedbir alınması gerekiyordu. Millet Meclisi Türkiye’nin bu tedbirlere katılmasını öngören bir kanunu oybirliği ile kabul etmişti. İtalya, Milletler Cemiyeti’nin kararlarına uyan diğer devletler gibi Türkiye’de 11 Kasım 1935’te protesto notası göndermişti. Türkiye’nin İtalya’ya karşı alınan tedbirlere katılması iki devlet arasındaki ticari münasebetleri olumsuz bir şekilde etkilemişti. Bununla beraber Boğazları en çok kullanan ülkelerden biri olan İtalya, Türkiye ile iyi münasebetlerin devamını kendi açısından faydalı görüyordu. Buna mukabil Habeşistan’a saldırısından sonra İngiltere’nin Yugoslavya, Türkiye ve Yunanistan’a yardım teklifi üç devlet tarafından 1936’da kabul edilmişti. Ayrıca üç devlette İngiltere’ye mukabil garanti vermişlerdi. Karşılıklı garantiler beraberinde Akdeniz Paktını getirmişti. Bağlantı Türkiye ile İngiltere’yi biraz daha yakınlaştırdı. şimdi bir taraftan Türk-Sovyet dostluğu diğer taraftan Türkiye’nin batıya yakınlaşması söz konusudur.

1933’te Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanya, silahlanma yanında siyasi ve iktisadî nüfuzunu arttırmaya başlayınca Avrupa dengesinde yeni bir gelişme söz konusu oldu. Avrupa’da revizyonist politika yeni bir boyut kazanıyordu. Buna rağmen Türkiye, Almanya ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde herhangi bir sakınca görmemişti. Ancak Montreux konferansı sırasında alınan kararları imzacı devlet olmamasına rağmen eleştirmesi ve Türkiye’den açıklayıcı bilgi istemesi iki taraf arasında memnuniyetsizliğe sebebiyet vermişti.

Bu sırada Sovyetler, tüm dikkatlerini Almanya’ya çevirmiş olduklarından İtalya tehlikesi karşısında Türkiye’yi korumak gibi bir sorumluluğu yüklenmiyordu. Buna karşılık 1935 Haziran’ında İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Anthony Eden, daha sonra yayımladığı anılarında “siyasal yaşamım boyunca İngiltere ile Türkiye arasında sıkı dostluğun önemine inandım” diyordu. Bu durum karşısında Türkiye revizyonist devletlere karşı barışa taraftar devletlere yaklaşmayı kendi politikalarına uygun bulmuştu. Ancak İtalya’nın Habeşistan’a saldırması tehlikesi karşısında gelişen Türk-İngiliz yakınlaşmasına diğer Statükocu ülke Fransa’nın katılması 1939’da Hatay probleminin halledilmesinden sonra gerçekleşecektir.

MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

Boğazlar için Lozan’da tespit edilen esaslara rağmen 1930 sonrası gelişmeler çeşitli tehlikeleri ortaya koymuştu. Bu tehlikenin başlıcaları şunlardı.

Boğazların etrafında muayyen bir mıntıkanın askerlikten arındırılmış olması. Gerçi gayri askeri mıntıkanın yakınında ağır kara ve deniz topları ve torpili bulunduruluyordu. Ama henüz savaşa girmemiş bir devletin donanmasının baskın tarzında Boğazlardan geçme ihtimali vardı. Böylece daha Türk kuvvetleri yetişmeden bu mıntıka elden çıkabilirdi.

Türkiye girmediği bir harpte bile muharip donanmaları Boğazlardan geçirebilecekleri için böyle harp alanı içinde yer alacaktı. Bu durumda Türkiye’nin harbe girmesi mecburiyeti doğabilecektir.

Boğazlardan yabancı gemilerin geçişine nezaret etmek için kurulan milletlerarası komisyonda Türkiye’nin egemenliğini sınırlıyordu.

Türkiye’nin Milletler Cemiyetine gireceği sırada misâkın kendisine temin edeceği kollektif garanti ile iktifa etmemiş, Boğazlar mukavelesini imza edenlerin kollektif garantisini kâfi görmüştü. Ancak garantiyi veren devletlerden bazıları revizyonist politika izlemeye başlamışlar ve Milletler Cemiyeti’nden ayrılmışlardı. Türkiye bu endişelerini ilk kez Londra silahlanma konferansının genel görüş-meleri sırasında 23 Mayıs 1933’te dile getirmişti. 1934 yılında Balkanlardaki Bulgaristan-Yugoslavya yakınlaşması Mussolini’nin Asya ve Afrika’daki emellerini açığa vuran konuşması, Türkiye’yi Boğazlar konusunda isteklerini tekrarlamaya götürmüştü. Fakat o zaman anti-revizyonist Avrupa devletleri, revizyonistlere örnek teşkil eder gerekçesiyle Türkiye’nin isteklerini kabul etmemişlerdi.

1935’te İtalya’nın Habeşistan’a saldırmaya başladığı bir sırada Doğu Akdeniz’deki güvenlik büsbütün sarsılmıştı. Diğer taraftan Hitler Almanya’sının “Doğuya Doğru” politikası ile Kafkasya ve Musul petrollerini hedef alması, Orta ve Güneydoğu Avrupa üzerindeki tehdidi, Boğazlar hakkındaki Türk isteklerine daha fazla kulak verilmesini gerektiriyordu. Zaten Türkiye yalnızca Lozan antlaşmasını fesh ettiğini açıklamakla düşüncelerini gerçekleştirebilecek güce gelmişti. Bu ortamda oldu bittiye karşı koyabilecek bir tehlike de yoktu. Ancak Türkiye haklı davasındaki mücadelesini zorla değil barış ve hukuk kurallarına uygun bir şekilde halletmeyi uygun buldu. Bu karar Türkiye’nin dünya devletleri arasındaki saygınlığını artırdı.

Türk Hükümeti, İngiltere’ye haber verdikten ve Sovyetler Birliği ile sıkı danışmalarda bulunduktan sonra 11 Nisan 1936 günü Lozan’daki imzacı devletlere birer muhtıra vererek yeni boğazlar rejimini ortaya koymak üzere konferansın toplanmasını istedi. İmzacı devletlerden İtalya Milletler Cemiyetine üye olmasına rağmen, toplama zamanının uygun olmadığı gerekçesiyle katılmamış ancak haklarını ciddi şekilde saklı tuttuğunu ifade etmişti.

İngiliz aaai: Lozan’ın geçerliğini istiyor. Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin en fazla 30 bin tonalitolu donanma bulundurabilmelerini, bazı durumlarda 45 bin tona çıkarılmasını ve sahildar olmayan harp gemilerinin en fazla bir ay kalmalarına taraftardı.

Sovyet aaai: Sahildar olmayan devletlerin harp gemilerinde tonaj tahkimini istemekte, Türkiye’nin Boğazların tahkimini tamamıyla kabul etmekle Boğazların sadece denizaltılara değil uçak gemilerine de kapalılığını savunmaktaydı.

Türk aaai: Tasarıya göre Boğazların gayrı askerlikten çıkarıp tahkimi planladığından, gayri askerîlikten hiç söz edilmiyor ve boğazlar komisyonunun kaldırılması istenirken Boğazlardan ticari serbestlik kısmen kabul ediliyordu. Uçak gemilerine bölge tamamen kapalı olmalıydı.

Konferansta Türkiye’nin önemle üzerinde durduğu Boğazların askerîleştirilmesi sağlanmış, Boğazlar komisyonunun kaldırılarak yetkilerini Türkiye’ye devretmesi temin edilmiştir. Boğazlardan geçiş serbestliği yalnız ticaret gemilerine ait olup, havadan geçişler tamamıyla Türk devletinin inisiyatifine bırakılmıştır. Boğazlardan geçecek harp gemilerinin tabii oldukları tahdidat emniyet prensibini temin edecek suret esnasında değiştirilmiştir. Diğer taraftan Milletler Cemiyeti paktından doğan hak ve yükümlülüklerin Montreux sözleşmesinden doğan hak ve yükümlülüklerle karşılaşması halinde, Milletler Cemiyeti paktında doğan hak ve yükümlülüklerin üstün geleceği belirtilmiştir. Bu gelişmelerin ışığında Montreux Boğazlar sözleşmesi 20 Temmuz 1936’da imzalanmıştır. Montreux Boğazlar sözleşmesinden sonra Türk-İngiliz dostluğunda önemli bir gelişme kaydedildi. Fransa da müttefiki Rusya ve dostu İngiltere’nin uzlaşma-sına dayanan bu sözleşmeden memnundu. İtalya, Türk-İngiliz yakınlaşmasından memnun kalmamış fakat 2 Mayıs 1938’de sözleşmeyi imzalamaktan başka çaresi kalmamıştı. Almanya, Lozan’da imzacı olmadığı için davet edilmemişti. Onlarda İtalya gibi “Türkiye’nin davranışını dostça görmediklerini ve bundan böyle onların (Türklerin) bizim görüşümüzü almalarını beklemeliyiz” düşüncesindeydiler.

Montreux sözleşmesinden en çok memnun olması gereken devletin Türkiye’den sonra Sovyetler olması beklenirken, onlar Türkiye’nin batıya yakınlaşmasından endişe duymaya başlamışlardı. Kendileri ile Montreux’dan önce görüş birliğine varılmış olmasına rağmen görüşmeler sırasında çekişmeler çıktı. Montreux’tan sonra Türkiye’nin ticari alanda İngiltere ile yakınlaşması Rusya’yı biraz daha kuşkuya itmişti. Türkiye Moskova’nın şüphelerini dağıtmak için Temmuz 1937’de T. Rüştü Aras ile Şükrü Kaya’yı, Sovyet Başkentine yollandı. Batı devletlerinin Sovyet Rusya aleyhinde girişecekleri bir harekete, Türkiye’nin asla katılmayacağını anlatmaya çalıştılar. Ancak bundan sonra bir kere daha eski dostluk kurulamadı.

İSLÂM DÜNYASI İLE OLAN İLİŞKİLER ve SADÂBAD PAKTI
Türkiye’nin İslâm devletleri ile olan ilişkileri de 1933’ten sonra gelişme gösterdi. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

1- İslâm devletlerini, sömürgeleri altında tutan batılı devletlere yakınlaşmasının başlanması.

2- Mussolini’nin Asya ve Afrika’ya sarkma politikası. Bu olay Türkiye’yi Doğu (İslâm) devletlerine karşı Balkan politikasına benzeyen bir politika izlemeye sevk etmişti.

3- Türkiye, Afganistan, İran ve Irak’ın emperyalizme karşı benzer duygular beslemesi ve herhangi bir saldırıya karşı duyarlı bulunmaları. Nitekim, henüz Irak’ın buna hazır bulunmadığı bir dönemde, 3 Temmuz’da saldırının tanınmasına ilişkin Londra sözleşmesini imzalamışlardı.

4- İran ve Irak’la Doğu Anadolu’daki Kürt isyanının oynadığı rolde yakınlaşmaya sebep teşkil etmiştir. İsyanlar 1939’a kadar aralıklarla devam ettiği gibi, Türk-İran münasebetlerinde de 1927-34 arasında bir soğukluğun girmesine sebep olmuştu. Türk birlikleri önünden kaçanlar İran topraklarına girip kurtulmaya çalıştıklarından çarpışmalar zaman zaman İran toprakları içinde de devam ediyordu. Bunalımı Rıza Şah, asilerin sınırdan geçmeleri için önlem alarak gidermeye çalışmıştı. Buna mukabil Türkiye’de Afganistan ile olan eski dostluğuna dayanarak Kâbil ve Tahran arasındaki, Helmut ırmağı sınır anlaşmazlığının çözülmesinde arabuluculuk yapınca yakınlaşma sağlanmıştı.

Irak’la yakınlaşma Musul’dan sonra Türk-İngiliz yakınlaşmasına paralel olarak gelişme kaydetti. Bu gelişmeyi 6-7 Temmuz 1931 tarihleri arasında Irak Kralı Faysal Hazretleri’nin resmi ziyaretleri ile daha da güçlendirdi ve 1936’da Türk-Irak antlaşması dostluk çerçevesinde uzatıldı.

Öte yandan İtalya’nın Milletler Cemiyeti kararlarını İhlâl ederek Habeşistan’a saldırıda bulunması Türkiye’yi Doğulu devletlerle bir paktı kurma yoluna sevk etmişti. Bu yakınlaşma isteği, Milletler Cemiyeti İtalya’ya karşı önleyici tedbirler almayı düşünürken, 2 Ekim 1935’te Cenevre’de, Türkiye, Irak ve İran arasında üçlü bir antlaşmanın parafe edilmesi ile sonuçlandı. Ancak İran-Irak hudut anlaşmazlığından dolayı Paktın gerçekleşmesi bir süre gecikmişti. Nihayet 8 Temmuz 1937’de, İran Şah’ının yazlık sarayı Sadâabad’da Türkiye, İran, Irak ve Afganistan dörtlü işbirliği antlaşmasını imzaladılar.

Antlaşmanın 1. Maddesi ile içişlerine karışmama, 4 ve 5. Madde saldırmazlık, 6. Madde üçüncü devlete karşı saldırıya geçmeme, 7. Madde birbirine karşı gizli örgütleri kışkırtmama ve 8. Madde ile uyuşmazlıkların barışçı yolla çözümü gibi konular yer almıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere pakt daha çok bölgesel anlaşmazlıkların giderilmesini sağlayan bir mahiyettedir. Ekonomik ve kültürel işbirliğine yer verilmemişti.

Öte yandan Mısır’la ilişkiler özel bir antlaşmaya dayanmamakla beraber, dostane devam ediyordu. Mısır’la ilk dostluk antlaşması 7 Nisan 1937’de Ankara’da yapıldı. Antlaşmanın 1. Maddesine göre iki devlet arasında bozulmaz sulh ve samimi dostluklar kurulacaktı. Bu antlaşmanın temelinde İtalya’nın Doğu Akdeniz’e saldığı korkunun rolü büyüktü.

HATAY (Sancak) MESELESİ’NİN ÇÖZÜMÜ

Türk Hükümeti 30 Mayıs 1926 tarihli dostluk ve iyi komşuluk çerçevesi içinde Suriye adına hareket eden Fransa ile bir sözleşme imzalamıştı. Bu tarihten itibaren Fransa ile herhangi bir problemin çıkarılmaması için özen gösterilmiş ve Hatay, Fransa’ya idari özerklik altında emanet edilmişti. Ancak 9 Eylül 1936’daki bir antlaşma ile “manda” idaresi kaldırılmış ve Suriye bağımsızlık için Fransa ile anlaşmıştı. Bu şekilde Fransa, Suriye üzerindeki hak ve yetkilerini Suriye Hükümetine devretmiş oluyordu. Türk Hükümeti bunu kabul etmeyince konu Milletler Cemiyetine intikal etti. Burada Fransa ile yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca 9 Ekim 1936’da İskenderun’a bağımsızlık verilmesi istendi. Türkiye, Hatay konusunda çok kararlıydı. 1 Kasım 1936’da Atatürk Hatay’dan bahsederken “Bu sırada milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır...Daima kendisiyle dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler alakamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlar ve tabii görürler” deyip konuya verdiği önemi ortaya koydu. Ancak Fransa, Türk teklifini kabul etmeyince durum oldukça gerginleşti, Antakya’da kanlı olaylar oldu. Milletler Cemiyeti’nin kararının yürürlüğe girişini Fransız temsilcisi bir türlü kabul etmiyordu. Bunun üzerine Atatürk 30 Kasım 1937 günü Hatay’la ilgili olarak Ulus Gazetesi’ne şu demeci vermişti. ...Hatay’da Fransız delegesi, Hataylıların çok şevk ve heyecanla bayram yapmalarını tabii olan bir günde, eğer Hatay Türkleri’nin serbestçe bu günü kutlamaktan men edecek tedbirler almış ise buna yazık demekle iktifa ederim, çünkü böyle bir zihniyet devletler arasında yüksek dostluk münasebetlerini hal ve istikbali için müspet yolda yürümek lüzumunun henüz anlaşılmamış olmasından ileri gelir. demişti. Atatürk’ün bu açıklamasından sonra gerekirse Türkiye’nin Hatay’a silahla müdahale edebileceğini Fransızlar da anlamışlardı. Milletler Cemiyeti ve İngiltere’nin yeniden araya girmesiyle 27 Ocak 1937 Cenevre toplantısında yeni bir statü kabul edildi. Buna göre Hatay içişlerinde serbest, dışişlerinde Suriye hükümetine bağlı olacak, Türkçe ve Arapça resmi dil olarak kabul edilecekti. Taraflar arasındaki görüşmeler neticesinde 27 Mayıs 1937’de hukuk bakımından Hatay, ayrı bir hüviyet kazanıyordu. Ama 1937 yaz aylarında yeni güçlükler ortaya çıktı. Milletler cemiyeti tarafından hazırlanan seçim sisteminde büyük yolsuzluklar oldu. Türkiye, Milletler Cemiyeti nezdinde protesto etti. Seçim sistemi yüzünden Türkiye ile Fransa arasındaki hava yeniden gerginleşti. Bu ortamda yeni bir açıklama yapmak zorunda kalan Atatürk “yarın sabah bir tümen asker yollasam Hatay’ı alabilirim. Renani için harekete geçmeyen Fransızlar, Suriye sancağı için bizimle harbe girmezler, bunu bilirim. Fakat...ben bir sancak için Türkiye’yi harbe sokmam” demişti. Fakat her ihtimale karşı 30 bin kişilik bir askeri kuvvetle hududa yığınak yapmayı da ihmal etmemişti. Bunun üzerine Fransa ısrarlı itirazlarından vazgeçti.

Diğer taraftan Mart 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhakı, Fransayı çok etkilemişti. Avrupa’da harp tehlikesinin büyük boyutlara ulaştığı bir sırada Fransa Doğu Akdeniz güvenliği için boğazlara sahip olan Türkiye ile dostluğun önemini anlamıştı. Bu sebeple Hatay meselesi için masa başına geldi. İki taraf 3 Temmuz 1938’de Sancak’ın siyasi bütünlüğünü müştereken korunması kararını aldılar. Öte yandan iki devlet arasında 4 Temmuz 1938’de Ankara’da dostluk anlaşması parafe edildi. Türk-Fransız anlaşmasının imzalanmasından sonra iş yapılacak seçime gelmişti. Ağustos ayında yapılan seçimler sonunda Sancak meclisindeki 40 üyelikten 22’sini Türk tarafı almıştı. Resmi dilin Türkçe ve Arapça olmasına rağmen, mebuslar yeminlerini Türkçe yapmışlar ve Sancak’a bağımsız devlet olarak Türkçe adıyla “Hatay” adını vermişlerdi. Hatay bağımsız devlet olmasından sonra Türkiye ile Fransa arasındaki münasebetler süratle gelişti. Bu sırada Avrupadaki savaş rüzgarları Fransa’da Türkiye ile anlaşma ihtiyacını ortaya çıkardı. Böylece Hatay anlaşmazlığı Türkiye’nin isteği doğrultusunda çözümlendi. 23 Haziran 1939 tarihinde Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti. 29 Haziran’da da Hatay meclisi oy birliği ile Türkiye’ye katılma kararı aldı.
 
Geri
Üst