Anadolu'nun Türkleşmesi

raltar Çevrimdışı

raltar

Super Moderator
Türkler, tarihte çok göç eden ve yayılan kavimlerin hiç kuşkusuz başında gelmektedirler. Dolayısıyla onlar, dünya coğrafyasını siyasî ve kültürel bakımdan en çok etkileyen ve değiştiren kavim olmuşlardır. Burada hemen belirtelim ki, bu göçler ve yayılmalar, Türklük için birçok sonuç ortaya çıkarmıştır. Bu sonuçların bir kısmı Türklüğün aleyhine, bir kısmı da lehinedir. Aleyhte ve lehte olan bu sonuçları, şu şekilde belirlemek mümkündür:
•Göçler ve yayılmalar sonucunda birçok Türk topluluğu hem millî kültürünü hem de siyasî istiklâlini kaybetmiştir. Halbuki, bu Türk topluluklarının çoğu, göç ettikleri ve yayıldıkları ülkelerde önce yerli halk üzerinde egemenlik kurarak, buralarda da tıpkı eski yurtları Orta Asya’da olduğu gibi yeni birer siyasî teşekkül oluşturmuşlardı. Fakat, aradan az veya çok bir zaman geçtikten sonra içine girdikleri yeni çevrenin ve kültürün etkisi altında kalarak, önce millî kültürlerini ve kimliklerini, sonra da siyasî istiklâllerini yitirmişlerdir. En sonunda da, üzerinde egemenlik kurdukları toplulukların bir parçası haline gelmişlerdir. Bunlardan geriye, bugün tarihî hatıralarından başka bir şey kalmamıştır. Özellikle eski yurtlarını terk edip, Çin’e, Hindistan’a, Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a inen bir kısım Türklerin âkibetleri hep böyle olmuştur.
•Göçler ve yayılmalar sonucunda bazı Türk toplulukları sadece siyasî istiklâllerini yitirmişler, kültürlerini ise korumuşlardır. Bunlar, bugün İran’da, Kuzey Irak’ta, Kuzey Suriye’de, Afganistan’da, Çin’de, Kafkasların, Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerde (Rusya), Moldova’da ve Balkanlar’da öbek öbek yaşayan ve hâlâ kültürlerini korumakta direnen Türklerdir. Bu Türklerin bir zamanlar yine bu ülkelerde kendilerine ait bağımsız birer devletleri veya idareleri vardı. Bunlar, egemenlikleri altına aldıkları yerli halklara bir süre sonra siyasî istiklâllerini kaptırmışlardır. Kaptırdıkları istiklâllerini de bir daha geri alamadıkları gibi, onların egemenlikleri altında yaşamak zorunda kalmışlardır. Bundan sonra da ancak onların müsaadeleri ölçüsünde kültürlerini korumaya ve devam ettirmeye çalışmışlardır.
•Göçler ve yayılmalar sonucunda sadece büyük bir Türk topluluğu ve onun etrafında toplananlar hem siyasî istiklâlini hem de millî kültürünü günümüze kadar koruyup gelmiştir. Bilindiği gibi, bu büyük Türk topluluğu, Göktürk ve Uygur Devletlerinin ikinci temel unsuru olan Oğuz Türkleridir. X. yüzyıldan itibaren İslâm dinine ve medeniyetine girmeye başlayan Oğuz Türkleri, 1040 yılında, Doğu İran’da, yani Horasan’da kurdukları Büyük Selçuklu Devletiyle Orta Doğu İslâm ülkelerine hâkim olmuşlardır. Büyük Selçuklu Devletinin Türklüğün kaderi bakımından tarihte oynadığı en önemli rol ise, anavatan Orta Asya’dan binlerce kilometre uzakta, Asya ile Avrupa’nın birleştiği bir noktada, yani stratejik bakımdan son derece önemli bir yer olan Anadolu’da, Türklüğe yeni bir vatan açmış olmasıdır.
Milletler için yeni bir ülke fethetmek hiç şüphesiz önemli ve büyük bir başarıdır. Fakat bir ülkenin fethedilmesi kadar, hatta ondan da fazla, o ülkenin elde tutulması ve korunması önemlidir. Bunun için öncelikle yapılması gereken iş, coğrafyanın vatanlaştırılmasıdır. Bu da ancak, fethedilen coğrafyada millî kültür değerlerini hâkim ve üstün kılmakla mümkün olur. Hatta bu da yetmez; millî kültür hâkimiyetini ve üstünlüğünü daima korumak da gerekir. Aksi takdirde fatih kavmin kültürü, bir süre sonra fethedilmiş ülkedeki yerli halkın kültürü tarafından özümsenir ki, sonunda fatih kavim tarihten silinir gider. Nitekim, kültürlerini korumakta zayıf ve yetersiz kalmış olan birçok Türk topluluğunun sonu hep böyle olmuştur.
Öyleyse, burada sorulması ve cevap verilmesi gereken soru şudur: X. yüzyıldan itibaren topluca İslâm dinine ve medeniyetine girip, Orta Doğu İslâm dünyasına hâkim olduktan sonra Anadolu’yu fethederek, burada yeni bir vatan kuran Türkler, çeşitli ülkelere giden soydaşlarının âkibetine uğramaktan kendilerini nasıl kurtarıp, bugüne kadar millî kimliklerini ve kültürlerini korumuşlardır? Hiç kuşkusuz, bu tarihî olayın bir değil, bir çok sebebi bulunmaktadır. İşte bu makalenin amacı, bu tarihî olayın nasıl gerçekleştirilmiş olduğunu araştırmak ve ortaya koymaktır. İnsan kütlelerinin topluca kimlik değiştirmelerinde dil ve din unsurunun başlıca rolü vardır. Burada hemen belirtelim ki, içinde yaşadığı coğrafyadan ayrılmayan topluluklarda dil değiştirme olmadığı müddetçe, din değiştirme genellikle kimlik değişikliğine yol açmamaktadır. Meselâ Farslar, İslâm dinine girdikleri halde dillerini değiştirmedikleri için millî kimliklerini ve kültürlerini korumuşlardır. Halbuki, İslâm dinine giren Kuzey Afrika toplulukları, dillerini koruyama dıkları için millî kimliklerini kaybedip Araplaşmışlardır. Öte yandan, Orta Asya dışına çıkan bazı Türk toplulukları için kimlik değiştirme, genellikle din değiştirme ile başlamıştır. Meselâ, Tabgaç Türkleri ile Tuna Bulgarlarında durum tamamen böyle olmuştur. Bunlardan Tabgaç Türkleri Budizm’e girerek Çinlileşmiş, Tuna Bulgarları da Hıristiyanlık dinine girerek Slavlaşmıştır. Fakat, bu hususta Türkiye Türklerinin durumu tam bir istisna teşkil eder ki, işte bizim de üzerinde durduğumuz asıl konu budur.

Anadolu’yu fethederek, burada yurt tutan Türkler, din ve medeniyet değiştirmiş olmalarına rağmen, dillerini değiştirmemişler ve onu korumasını bilmişlerdir. Aksi taktirde, anayurdun dışına çıkan diğer soydaşları gibi onların da, millî kimliklerini ve kültürlerini korumaları mümkün olmayabilirdi. Çünkü, Türkiye Türkleri, Fars ve Arap kültür coğrafyasından çoktan uzaklaşmış oldukları halde bile, dillerini Fars ve Arap kültürlerinin etkisinden tamamen kurtaramamışlardır. Kanaatimizce, Anadolu’da Türk kimliğinin ve kültürünün korunmasında İslâm dini de müspet bir rol oynamıştır. Çünkü, Anadolu bir Hıristiyan ülkesi idi. Burada Grek ve Roma kültürleriyle bütünleşmiş Hıristiyanlık dini hâkimdi. Eğer Türkler İslâm dinine girmeden bu ülkeye gelmiş olsalardı, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya inen soydaşları gibi Hıristiyanlaşmaları kaçınılmaz olurdu. Öte yandan, İslâm dini, tamamlanmış ve son din olduğu için bu dine giren topluluklarda, diğer semavî din mensuplarında olduğu gibi yeni bir din ihtiyacı ve arayışı hiçbir zaman olmamıştır. Zira, Alman kökenli Rus bilgini Barthold’un da tespit ettiği gibi, “tarihte İslâm dinine girip de, daha sonra bu dini bırakarak başka bir dine geçen hiçbir topluluk görülmemiştir”. Bu tarihî gerçeğin en açık örneğini, Anadolu’da yurt tutan Müslüman Türklerde görmek mümkündür. Gerçekten de, eksik ve üstelik bozulmuş bir dinin mensupları olan Anadolu yerli halkının, en mükemmel ve en son din olan İslâm dinine mensup Türkleri din bakımından etkilemeleri hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Üstelik burada İslâm dini, tıpkı millîyet bilinci gibi, Türk kimliğini koruyucu bir rol üstlenmiştir. Böylece, Müslüman Türkler ile Hıristiyan yerli halkların karışıp kaynaşması hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Bundan dolayı, Anadolu’da hem yerli halk, hem de Türk toplumu hemen hemen hiç karışmadan kültürlerini ve kimliklerini koruyarak, günümüze kadar gelmişlerdir. Anadolu’nun coğrafî durumunun da, buradaki Türk varlığının yerleşmesinde ve kökleşmesinde önemli bir katkısı bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Anadolu’nun üç tarafı aşılması güç doğal engellerle, yani denizlerle çevrilidir. Tek çıkış noktası olan boğazlar da, yerleşik bir medeniyete sahip olan Bizans Devleti tarafından tutulmakta idi. Eğer burada Türklerin önüne denizler ile Bizans engeli çıkmamış olsaydı, onların boğazları kolayca aşıp, Balkanlara ve Avrupa’nın içine doğru dağılarak, bu geniş ve kalabalık insan coğrafyası içinde kendilerini kaybetmeleri kaçınılmaz olurdu. Nitekim, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya inmiş olan Türklerin kaderi, hep Türklük dünyasından kopmakla sonuçlanmıştır. Özelikle, Bizans’ın üç asra yakın bir süre boğazları sıkıca elinde tutması, Türklüğün hayrına olmuştur. Bu engel, devamlı batıya akış içinde olan Türk topluluklarının Anadolu’da yerleşmelerini ve kökleşmelerini sağlamıştır. Çünkü, Anadolu’ya gelen Türklerin çoğunluğu, henüz konar-göçer halde olup, bunların yerleşik hayata geçebilmeleri de belirli bir zamanı ve uygun şartları gerektirmekteydi. Buraya kadar yapmış olduğumuz giriş mahiyetindeki genel tespitlerden sonra, şimdi asıl konumuzu ele alabiliriz. Burada özellikle belirtelim ki, bu tarihî olayın birçok cephesi vardır. Biz burada, bu tarihî olayın sadece “siyasî, sosyal ve kültür cephesi”ni değerlendireceğiz

Konunun devamı için 'BUYRUN'
 
Geri
Üst