raltar
Super Moderator
Osmanlı İmparatorluğu’nda İç Borçlanmanın Evrimi ( 15.YY -19.YY)Murat Çizakça – Boğaziçi ÜN.Ekonomi Böl.
Giriş:
Osmanlı finans tarihinin en ilginç yönlerinden biri, dış borçlanmanın oldukça geç başlamış olmasıdır. Nitekim, tarihçilerin geleneksel olarak, gerileme dönemini 1699 Karlofça anlaşması ile başlatmalarına karşın, dış borçlanma, Kırım savaşı döneminde, yâni, ondokuzuncu yüzyıl ortalarında başlar. Osmanlı İmparatorluğu, eğer, tarihinin en zor yüz elli yılında dışardan borç alma mecburiyetinde kalmamışsa, bu kanımızca, başarılı bir şekilde içerden borçlanabilmesi sayesindedir. Bu makalenin amacı, bu iç borçlanma sürecinin nasıl gerçekleştiğini ve zaman içersinde nasıl bir evrime tâbi olduğunu incelemektir.
Sir John Hicks’e göre (1969; 87), iç borçlanma, genellikle, finansal açıdan dar boğazda olan bir devletin vatandaşlarından borç para istemesiyle ortaya çıkar. Ancak orta çağlarda bazı devletlerin aldıkları borçları zamanında veya hattâ hiç geri ödemedikleri de görülmüştür. Borcuna sadık olmayan bir devletin, tekrar sıkıştığında, vatandaşından borç para temin etmesi tabii ki mümkün olamıyordu. Devlet bu konuda ısrarcı olduğunda da, vatandaşların verecekleri borç karşılığında bir rehin istemeleri çok doğaldı. Kısacası bu erken dönemlerde devletin borçlanma şartlarının, normal bir vatandaşın borçlanmasından pekte farkı yoktu.
Bu şartlar altında, acil bir durumda kalan devletin bu istenilen rehini temin etmesi kaçınılmazdır. Nitekim devletler bu rehinleri sağlamışlardır. Genellikle rehin, alınan borç karşılığında bir vergi kaynağının geçici olarak borç verene terki şeklinde ortaya çıkıyordu. Eğer devlet borcunu ödeyemiyorsa, borç veren de bu vergi kaynağından vergi toplamaya devam ediyordu. Zamanla, böylesine sağlam bir rehin elde eden sermaye sahibi vatandaşlar, devlete borç vermek için yarışmaya başladılar. Bu sefer de devlet seçme şansına sahip oldu ve her hangi bir vergi kaynağını bu kaynaktan vergi toplamak hakkı karşılığında en fazla peşin para ödemeye razı olan kişiye vermeye başladı. Batı’da tax-farming bizde ise iltizam veya bazı başka terimlerle bilinen ve vergi kaynaklarının açık arttırma yöntemleriyle geçici olarak vatandaşa terk edilmesini öngören sistem bu şekilde doğmuş oldu.
Konuya mülkiyet hakları açısından bakarsak, terkedilen vergi kaynağının asıl sahibi devletti. Yani devletin bu kaynak üzerindeki mülkiyet hakkı kaybolmuyordu. Vatandaşa geçici olarak terk edilen şey, sadece bu vergi kaynağından vergi toplama yetkisiydi.
Böylelikle, iç borçlanma, kötü bir şöhrete sahip olan devletin vatandaştan borç alabilmesi için ortaya bir rehin koyması ile başladı, ve daha sonra da devlete ait vergi kaynaklarının açık arttırma ile geçici olarak devredilmesine dönüştü. Nitekim, rehin vermek işlemi giderek yerini vergi kaynaklarının ihaleye çıkartılmasına terk etti. Bu açık arttırmalar sonucunda seçilen kişi ve ortakları devlete belli bir miktar peşin para ödemeyi taahhüt ediyor, bunun karşılığında da bu vergi kaynağından belli bir müddet boyunca vergi toplama yetkisini elde etmiş oluyorlardı.
Kısacası, bu açık arttırmaya giren kişi aslında bir girişimciydi: kendisi gelecekte bu vergi kaynağından ne kadar vergi toplayabileceğini tahmin ediyor, ve devlete de belli bir meblağı peşin olarak ödemeye razı oluyordu. Eğer peşin ödediği miktar sonradan toplayabildiği miktardan az ise, kâr yapıyor, aksi halde zararına çalışmış oluyordu. Bu tabii ki riskli bir işti ve arşivler iflas eden girişimcilere ait dokümanlarla doludu.Ancak, ekonomik konjunktur müsait ise, devlete ödenen miktarların çok üzerinde vergiler toplamak ve hatırı sayılır miktarlarda kârlar yapmakta mümkündü.
2. Osmanlı’da İltizam Sistemi
Yukarıda Sir John Hicks’in A Theory of Economic History adlı eserinden esinlenerek geliştirdiğimiz model, Osmanlı’ya ne kadar uyar ? Bir kere, en eski Osmanlı kayıtlarında dahi devletin girişimciye rehin verdiği görülmez. Osmanlı finans tarihinde görülen, doğrudan doğruya, iltizam’dır. Bir başka deyişle, Osmanlı iktisat tarihinde iç borçlanmanın doğrudan doğruya iltizam sistemiyle başlamış olduğunu ileri sürebiliriz.1 Bu sistemde açık arttırmaya çıkartılan vergi kaynağına mukataa, girişimciye de mültezim denirdi.
Ömer Lütfi Barkan’ın bütçe çalışmalarından 1527-28 yılında Rumeli vilayetinden toplanmış olan toplam vergi gelirinin %23’ünün, Anadolu vilayetinden toplanmış olan vergi gelirininse %19.75’inin iltizam sistemi kanalıyla toplanmış bulunduğunu öğreniyoruz. Sistemin Mısır’da çok daha yaygın olarak uygulandığını, ayni oranın bu vilayette % 80’e ulaşmasıyla anlıyoruz (Barkan, 1953).
Her ne kadar, genellikle, bir mukataa’nın üç yıllığına mültezim’e verildiği düşünülürse de, arşiv kaynakları bunun doğru olmadığını ortaya koymuşlardır. Nitekim, devlet olumlu ekonomik şartlardan azami faydalanmak amacıyla, bir vergi kaynağını ihalede gerçekleşen miktardan daha yüksek bir meblağa almak isteyen bir girişimciye devretmekte sakınca görmemiştir. Kısacası, bir mültezim’in vergi kaynağını ne kadarlık bir süre boyunca kontrolü altında tutabileceği Osmanlı iltizam sisteminde belirgin değildir. Böylelikle, mültezim’in ilk planlamış olduğu süre ile gerçekleşmiş süre arasında bir farklılık doğmaktadır. Bazı araştırmacılar bu farklılıktan hareketle, açık arttırma sisteminin ne denli rekabete açık olduğu hakkında fikir yürütebilmişlerdir (Çizakça, 1996: 141-146).
İltizam sisteminin bir takım sakıncaları bulunmaktaydı. Bunlar arasında aşağıdaki faktörleri sıralıyabiliriz. Önce mültezim’in vergi kaynağını ne kadar müddetle kontrolü altında tutabileceğini bilmemesi, mukataa’nın aşırı ölçüde sömürülmesine yol açıyordu. Zira, bu belirsizlik karşısında mültezim, en kısa zamanda yatırımının karşılığını vergi kaynağından çıkartmaya çalışıyordu. İkinci sakınca, sistemin hem devlet hem de girişimci açısından risklerle dolu olmasıydı. Devlet riskten kaçar bir tutum içersinde ise, bu riskleri girişimciye plase etme yoluna gitmiştir. Bu işlem pratikte şöyle gerçekleşiyordu; mukataa’ dan vergi toplama yetkisini ihaleye çıkardığında, devlet, girişimciden kendisine daha önceden saptanmış bir miktarın ödenmesini istiyor, bunun karşılığında da mültezim’i toplayacağı vergi konusunda serbest bırakıyordu. Ve nihayet, sistem gelir toplama konusunda oldukça yavaştı. Oysa, 1683’te İkinci Viyana Muhasarası hezimetiyle başlamış olan uzun savaş dolayısıyla devletin acil olarak büyük miktarlarda gelire ihtiyacı vardı.
Giriş:
Osmanlı finans tarihinin en ilginç yönlerinden biri, dış borçlanmanın oldukça geç başlamış olmasıdır. Nitekim, tarihçilerin geleneksel olarak, gerileme dönemini 1699 Karlofça anlaşması ile başlatmalarına karşın, dış borçlanma, Kırım savaşı döneminde, yâni, ondokuzuncu yüzyıl ortalarında başlar. Osmanlı İmparatorluğu, eğer, tarihinin en zor yüz elli yılında dışardan borç alma mecburiyetinde kalmamışsa, bu kanımızca, başarılı bir şekilde içerden borçlanabilmesi sayesindedir. Bu makalenin amacı, bu iç borçlanma sürecinin nasıl gerçekleştiğini ve zaman içersinde nasıl bir evrime tâbi olduğunu incelemektir.
Sir John Hicks’e göre (1969; 87), iç borçlanma, genellikle, finansal açıdan dar boğazda olan bir devletin vatandaşlarından borç para istemesiyle ortaya çıkar. Ancak orta çağlarda bazı devletlerin aldıkları borçları zamanında veya hattâ hiç geri ödemedikleri de görülmüştür. Borcuna sadık olmayan bir devletin, tekrar sıkıştığında, vatandaşından borç para temin etmesi tabii ki mümkün olamıyordu. Devlet bu konuda ısrarcı olduğunda da, vatandaşların verecekleri borç karşılığında bir rehin istemeleri çok doğaldı. Kısacası bu erken dönemlerde devletin borçlanma şartlarının, normal bir vatandaşın borçlanmasından pekte farkı yoktu.
Bu şartlar altında, acil bir durumda kalan devletin bu istenilen rehini temin etmesi kaçınılmazdır. Nitekim devletler bu rehinleri sağlamışlardır. Genellikle rehin, alınan borç karşılığında bir vergi kaynağının geçici olarak borç verene terki şeklinde ortaya çıkıyordu. Eğer devlet borcunu ödeyemiyorsa, borç veren de bu vergi kaynağından vergi toplamaya devam ediyordu. Zamanla, böylesine sağlam bir rehin elde eden sermaye sahibi vatandaşlar, devlete borç vermek için yarışmaya başladılar. Bu sefer de devlet seçme şansına sahip oldu ve her hangi bir vergi kaynağını bu kaynaktan vergi toplamak hakkı karşılığında en fazla peşin para ödemeye razı olan kişiye vermeye başladı. Batı’da tax-farming bizde ise iltizam veya bazı başka terimlerle bilinen ve vergi kaynaklarının açık arttırma yöntemleriyle geçici olarak vatandaşa terk edilmesini öngören sistem bu şekilde doğmuş oldu.
Konuya mülkiyet hakları açısından bakarsak, terkedilen vergi kaynağının asıl sahibi devletti. Yani devletin bu kaynak üzerindeki mülkiyet hakkı kaybolmuyordu. Vatandaşa geçici olarak terk edilen şey, sadece bu vergi kaynağından vergi toplama yetkisiydi.
Böylelikle, iç borçlanma, kötü bir şöhrete sahip olan devletin vatandaştan borç alabilmesi için ortaya bir rehin koyması ile başladı, ve daha sonra da devlete ait vergi kaynaklarının açık arttırma ile geçici olarak devredilmesine dönüştü. Nitekim, rehin vermek işlemi giderek yerini vergi kaynaklarının ihaleye çıkartılmasına terk etti. Bu açık arttırmalar sonucunda seçilen kişi ve ortakları devlete belli bir miktar peşin para ödemeyi taahhüt ediyor, bunun karşılığında da bu vergi kaynağından belli bir müddet boyunca vergi toplama yetkisini elde etmiş oluyorlardı.
Kısacası, bu açık arttırmaya giren kişi aslında bir girişimciydi: kendisi gelecekte bu vergi kaynağından ne kadar vergi toplayabileceğini tahmin ediyor, ve devlete de belli bir meblağı peşin olarak ödemeye razı oluyordu. Eğer peşin ödediği miktar sonradan toplayabildiği miktardan az ise, kâr yapıyor, aksi halde zararına çalışmış oluyordu. Bu tabii ki riskli bir işti ve arşivler iflas eden girişimcilere ait dokümanlarla doludu.Ancak, ekonomik konjunktur müsait ise, devlete ödenen miktarların çok üzerinde vergiler toplamak ve hatırı sayılır miktarlarda kârlar yapmakta mümkündü.
2. Osmanlı’da İltizam Sistemi
Yukarıda Sir John Hicks’in A Theory of Economic History adlı eserinden esinlenerek geliştirdiğimiz model, Osmanlı’ya ne kadar uyar ? Bir kere, en eski Osmanlı kayıtlarında dahi devletin girişimciye rehin verdiği görülmez. Osmanlı finans tarihinde görülen, doğrudan doğruya, iltizam’dır. Bir başka deyişle, Osmanlı iktisat tarihinde iç borçlanmanın doğrudan doğruya iltizam sistemiyle başlamış olduğunu ileri sürebiliriz.1 Bu sistemde açık arttırmaya çıkartılan vergi kaynağına mukataa, girişimciye de mültezim denirdi.
Ömer Lütfi Barkan’ın bütçe çalışmalarından 1527-28 yılında Rumeli vilayetinden toplanmış olan toplam vergi gelirinin %23’ünün, Anadolu vilayetinden toplanmış olan vergi gelirininse %19.75’inin iltizam sistemi kanalıyla toplanmış bulunduğunu öğreniyoruz. Sistemin Mısır’da çok daha yaygın olarak uygulandığını, ayni oranın bu vilayette % 80’e ulaşmasıyla anlıyoruz (Barkan, 1953).
Her ne kadar, genellikle, bir mukataa’nın üç yıllığına mültezim’e verildiği düşünülürse de, arşiv kaynakları bunun doğru olmadığını ortaya koymuşlardır. Nitekim, devlet olumlu ekonomik şartlardan azami faydalanmak amacıyla, bir vergi kaynağını ihalede gerçekleşen miktardan daha yüksek bir meblağa almak isteyen bir girişimciye devretmekte sakınca görmemiştir. Kısacası, bir mültezim’in vergi kaynağını ne kadarlık bir süre boyunca kontrolü altında tutabileceği Osmanlı iltizam sisteminde belirgin değildir. Böylelikle, mültezim’in ilk planlamış olduğu süre ile gerçekleşmiş süre arasında bir farklılık doğmaktadır. Bazı araştırmacılar bu farklılıktan hareketle, açık arttırma sisteminin ne denli rekabete açık olduğu hakkında fikir yürütebilmişlerdir (Çizakça, 1996: 141-146).
İltizam sisteminin bir takım sakıncaları bulunmaktaydı. Bunlar arasında aşağıdaki faktörleri sıralıyabiliriz. Önce mültezim’in vergi kaynağını ne kadar müddetle kontrolü altında tutabileceğini bilmemesi, mukataa’nın aşırı ölçüde sömürülmesine yol açıyordu. Zira, bu belirsizlik karşısında mültezim, en kısa zamanda yatırımının karşılığını vergi kaynağından çıkartmaya çalışıyordu. İkinci sakınca, sistemin hem devlet hem de girişimci açısından risklerle dolu olmasıydı. Devlet riskten kaçar bir tutum içersinde ise, bu riskleri girişimciye plase etme yoluna gitmiştir. Bu işlem pratikte şöyle gerçekleşiyordu; mukataa’ dan vergi toplama yetkisini ihaleye çıkardığında, devlet, girişimciden kendisine daha önceden saptanmış bir miktarın ödenmesini istiyor, bunun karşılığında da mültezim’i toplayacağı vergi konusunda serbest bırakıyordu. Ve nihayet, sistem gelir toplama konusunda oldukça yavaştı. Oysa, 1683’te İkinci Viyana Muhasarası hezimetiyle başlamış olan uzun savaş dolayısıyla devletin acil olarak büyük miktarlarda gelire ihtiyacı vardı.